Tüketim çılgınlığının, doğada yarattığı “erozyon”la yeraltı suyu da kurutuyor. Yanlış arazi kullanımı, hayvancılık ve yanlış tarım uygulamaları toprakları çölleştirirken, yağan yağmur suları erozyonla toprak kaybına neden oluyor.  Dünyanın tatlı suyu % 0.5′e düştü. Türkiye ve Ortadoğu’da yeraltı su seviyesi her yıl 2-5 m arasında düşmekte. İnsanlar ceplerinden her yıl daha da artan oranda para vererek daha derin kuyular açtırıyor.

Türkiye'nin bugün geldiği çelişkilerle dolu politik konumu anlamak için geriye dönüp bakmakta ve AKP'nin 9 yıllık geçmişini değerlendirmekte yarar var. Bu yazıda bunu yapmaya çalışmadan önce devlet ve hükümet arasındaki ilişkiler konusunda genel bir analizle giriş yapmak istiyorum.

Devlet ve Hükümet

Temsili demokrasilerde siyasi partiler potansiyel bir devlet örgütlenmesi gibi kendilerini şekillendirir, politikalar oluşturur ve hükümet olarak devleti yönetmeyi hedefler. Merkezi örgütlenme ve güçlü liderlik bu örgütlenmenin anahtar noktalarıdır. Bu arada bir yandan değişime yönelik politikalar oluştururken bir yandan da devlete güvence vermek esastır. Yoksa devlet tarafından bir tehdit olarak algılanır ve baskı altına alınır ya da kapatılırlar. 

Bir süredir liberal sol yazarlar Kürt sorununun çözümü ve AKP bağlamında farklı yaklaşımlar ortaya koyarak tartışıyorlar. Bir argüman Kürt özgürlük hareketinin çözüm için "derin devlet"le uzlaşmaya çalıştığı, AKP'yi düşman ilan ettiği şeklinde. Bir diğeri ise silahlı ve barış yanlısı iki PKK olduğu ve buna dayalı argümanlar.

Bu tartışmayı izlerken liberal düşüncenin devlet ve demokrasi kavramlarını nasıl ele aldığını gözönüne almadan argümanları anlamak biraz zor. Çünkü yazarlar Marksist kökenli olsa da liberal düşüncelerden büyük ölçüde etkilenmiş bir konumdalar.

27 Mayıs Darbe Korkusu

Darbe en kaba hali ile halkın yönetiminde zaafları olduğunu gören silahlı kuvvetlerin silahından ve hiyerarşisinden aldığı güç ile demokrasiyi ortadan kaldırmasıdır. Bilindiği üzere böyle dönemlerde işçi haklarından söze edilemez.

Bazı kavramların kutsal bir halesi vardır. Bu kutsal hale o kavramı tarihin ve mekânın dışına itip, tartışmasız her daim “iyi” ve hayırlı bir anlamla yükler. Ne var ki kavramları bağlamından kopardığımızda, çoğu kez o kavramın birbirine zıt anlamlarla yüklenmesi pekâlâ mümkündür. Örneğin bugünlerde dilimize pelesenk olan “uzlaşmak” kavramını ela alalım. En basit tarifle uzlaşmak, tarafların karşılıklı olarak bazı taleplerinden vazgeçip, ortak bir noktada mutabık kalmaları anlamına gelir. İlk bakışta çok olumlu bir tavır olarak algılanan bu davranış, pekâlâ bir muharebenin ya da   savaşın her hangi bir anında, komutanlar tarafından yapılmış taktik bir manevraya da işaret edebilir. Öte yandan nerede uzlaşılacağı ve bu uzlaşmanın doğuracağı sonuçlar da meselenin bağlamından bağımsız ele alınamaz. Sorunları çözmeyi değil ertelemeyi hedefleyen bir uzlaşmaya sırf taraflar uzlaştı diye sevinmeli, böylesi bir tavrı hayırlı bir işmiş gibi alkışlamalı mıyız? O yüzden uzlaşmadan bahsederken gerçekte neyi talep ettiğimizi, nelerden vazgeçeceğimizi ve nihayetinde tüm bunların toplumsal ilişkilerimizi ve kurumlarımızı daha adil, daha demokratik ve daha iyi bir noktaya taşıyıp taşımayacağını da düşünmeliyiz.

Vicdan, ‘kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç’ olarak tanımlamış Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde. Gelin son zamanlarda ülke olarak yaşadıklarımızı vicdanımızın süzgecinden geçirelim. Belki de böylece kesif sis perdesiyle örtülü yaşamlarımızdan aydınlığa çıkma fırsatımız olur, kim bilir.

İlk olarak son dönemde Türkiye’de yaşanan gelişmelere nasıl tepki ver(me)diğimizin muhasebesini yapmalıyız elbette. Ardından demokrasi, özgürlük gibi değerleri sadece bizim gibi olanlar söz konusu olduğunda değil, ‘öteki’leştirilen herkes için su gibi, ekmek gibi, hava gibi hayati bir değer olarak savunup savunmadığımızı tartmalıyız vicdanlarımızda. Son günlerde ülkemizde yaşadıklarımızı daha doğrusu yaşananlara verdiğimiz tepkileri vicdan imbiğinden geçirdiğimizde manzaranın iç acıcı olduğunu söylemek mümkün değil maalesef. Hükümetiyle muhalefetiyle siyasi partilerin çoğu gibi kamuoyu olarak, bizim de bu manzaradan muaf olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

Son günlerde Fransız Parlamentosu’nda kabul edilen “Ermeni soykırımının inkârını cezalandıran yasa”ya verilen tepkilere yoğun olarak tanık oluyoruz. Bu yasanın neden çıktığı ve çıkış zamanı üzerine muhtelif yorumlardan geçilmiyor malûm. Bir yenisine daha ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum doğrusu.

Yasalar ile tarihin yazılamayacağını, ifade özgürlüğünü engelleyen her türlü yasanın ya da çabanın hangi parlamentodan, hangi toplumsal kesimden ya da ülkeden gelirse gelsin anti-demokratik olduğunu ifade etmeme gerek var mı bilmiyorum. O yüzden bugün Fransız Parlamentosu’nun bu yasayı çıkarmakla özgürlükler hanesine kara bir leke sıçrattığı doğrudur.

İnsanlık kabile toplumlarından krallıklara ve kent uygarlıklarına geçtiğinde farklı etnik kökenlerden gelen insanlar birarada yaşamaya başladı. Krallıklarda bir kavim diğerlerini boyunduruk altına aldı, kimi kent uygarlığında ise farklı kavimlerden insanlar eşitlik içinde yaşadı. Bu dönemde kimi despot krallar ya da imparatorlar zaman zaman bir kavmi tümüyle yok etmeye çalışmışlarsa da genel olarak etnik kimlikler birbirlerinin dillerine, kültürlerine karışmadan yaşadılar. Roma İmparatorluğunda yıkılmaya yakın dönemde paganların zorla hıristiyanlaştırılması, İslamın zorla yayılması bunun diğer istisnaları olarak ortaya çıktı.

 Şu anda bu yazıyı okuyan kaç kişinin haberi vardı bilmiyorum ama, 5 Kasım günü “İşe Yürüyerek Git” günüydü. Avustralya Yayalar Konseyi tarafından başlatılan bu olay her yıl duyurulup, kutlanmaya çalışılıyor. Kamuoyunda ne denli yankı bulduğu ise kuşkulu.

Herkes yaşamında öncelikle en temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelir. Bunlar yiyecek, barınma gibi maddi ihtiyaçlar olduğu gibi, güvenlik, bir topluluğun parçası olma, yaptıklarının onaylanması, saygı görme, sevme ve sevilme gibi ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçlarını belirli bir düzeyde tatmin eden kişi, içindeki potansiyelleri yaşama geçirmek için kendisine hedefler koyar. Aslında bu hedefler de temel ihtiyaçların daha ileri boyutta tatmin edilmesine yöneliktir. Bir meslek edinme, bir sanat alanında yüksek bir başarıya ulaşmak ya da bilim adamı olmak gibi. Bir anlamda bu hedeflere ulaşarak kendimizi gerçekleştirmeye çalışırız. Sahip olduğumuz potansiyelleri eyleme geçirmek ve sonucunu görmek isteriz. Doğaldır ki konulan hedeflere ulaştıkça kendimizi daha fazla keşfeder ve daha ileri hedefler koyarız.