İnsanlığın, doğal ve organik olan Komün yaşamından köleci devletli yaşama zorla geçirilmesi bir karşı devrimdi. İhtiyacımız olan (hatta zorunlun olan) ise, insan yaşamını günümüz somutunda yeniden komünleştirmek. Bu da ancak içinde yaşadığımız devletli sistem olan kapitalist emperyalizmi yok edecek kalıcı, toplumsal bir devrimle mümkün. Zira günümüze kadar sayısız köle ve köylü isyanları, kapitalist dönem de de büyük devrimler komünal inşa için yeterli ve kalıcı olamamıştır.

 

Nedenlerine ve nasılına geçmeden önce, insana dair bir şeyler söylemek isterim. Sanırım insana, mikro dünya, ya da bir tür “Tanrı” diyebiliriz. Zira insan, ortak ataya sahip olması nedeniyle dünyamızdaki tüm canlıların özelliklerini-karakterlerini bünyesinde toplamış tek canlı. Yine insan, klonlamadan robotlara, Kuantum fiziğinden yapay zekaya kadar yaratıcılığı sınır tanımaksızın ha bire gelişmekte olan bir canlı. Bu yazının konusuna giren tarafıyla ise insan, politika yapma ayrıcalığına sahip olan, hem özgür birey hem de toplumsal bir varlık. Doğada başka hiç bir canlıda bu özellikler mevcut değil. Bu özellikleri sayesindedir ki insan, bireyselliği ile toplumsallığını harmanlayarak komünal yaşam inşa edip hayatta kalmayı başarmıştı. Ne var ki aynı insan, beş bin yıl önce güçlü ve kurnaz erkeler tarafından devlet denen zor aygıtı ile köleliğin pençesine düşürülmüş ve bir türlü kurtulmayı başaramamıştır.

Kurtulmak adına aynı dönemde sahneye çıkan Marxist akım daha ziyade toplumsallığı, Anarşist akım ise bireyselliği (Bireyin özgürlüğünü) öne çıkararak mücadelelere yön verip önderlik etmişlerse de, her iki akım bireyselliği ve toplumsallığı harmanlayamadığı, bu nedenle de insanlık topyekun politika yapamadığı, politika yapma eylemini bir avuç seçkin yaptığı için, devletli uygarlığı ortadan kaldırıp, komünal bir yaşamın inşasında kalıcı başarı elde edememiştir.

Yanılıyor muyum? 5 bin yıldır büyük insanlık politika yapamıyor. Yani, kendisinin ve çevresinin hiç bir sorununun çözümüne dair karar süreçlerine katılamıyor. Zira, karar süreçlerine katılamayan insan asla politika yapmış sayılmaz. İşte bu nedenlerle yaşanan büyük devrimler devrimi yapanların öz yönetimleri ile değil, politika yapan, yani karar verici bir avuç seçkin politikacıların iktidarı ile sonuçlanarak, devrim o gün devrimi yapanların elinden ve inisiyatifinden alınmıştır. Oysa ki, Aristotales “İnsan politik hayvandır” demiş. (Ben bu tespite % 100 katılıyorum) Ama Aristotales’ten bu yana hiç bir felsefeci, İnsanların politikayı bizzat kendisinin yapmasına dair bir tespitte bulunmamıştır. Marx bile, komünal meclisler kanalı ile devrimi gerçekleştiren Paris’li kadınların ve baldırı çıplakların siyasi kararlar almasını göz ardı ederek, Komünlerin merkezi yönetiminin idari ve siyasi kararları bünyesinde toplamasına övgü ile söz etmiştir. Benzer uygulamayı birinci enternasyonal de de ( Anarşistleride tasfiye edilerek ) görüyoruz.

O halde, büyük insanlık politika yapma ayrıcalığını politikacıların tekelinden alıp, bizzat kendisi nasıl yapmalı? Ne tür kurumlar yaratmalı? Sorularına yanıt bulmak zorundayız. Tabi ki önce radikal bir ZİHNİYET devrimine ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Zira, beş bin yıl önce kurulan devlet ve devletle birlikte yaşamımıza nüfus eden iktidarcılık henüz zihinlerimizi işgal etmeye devam etmekte. Yanılıyor muyum? Partileri iktidara gelince devletin sönümlenerek komünizmin inşasına geçileceği yanılgısı zihinleri hala esri almış durumda değil mi günümüz sosyalistlerinin?

Ben, yukarı da da değindiğim gibi, zihniyet devriminin ilk aşamasını, her bireyin bizzat politika yapabileceği, itidarcı değil, özgürlükçü-komünal, insan doğasına yani birey ve toplumsallığımıza uygun örgütlenmeler yaratmasında yatıyor diye düşünüyor, bunun için zihniyet devrimi diyorum.

Kısacası, sınıf merkezli değil, geniş (ben diyeyim %99, siz deyin %90’ı kapsayan) Murray Bookchin’in de altını çizdiği gibi YURTTAŞ merkezli, tüm toplumsal dinamiklerin ( İşçi sınıfının, Kadınların, Gençlerin, LGBTİ bireylerinin, Emeklilerin, Ekolojistlerin vd. ) doğrudan demokrasi ile, aşağıdan yukarıya söz ve karar sahibi olacakları MECLİSLERDE buluştuğu örgütlenmeler. Ki, Aristotales’in tariflediği insan olmanın olmazsa olmazı günümüz koşullarında mümkün olabilsin.

Burada bir parantez açarak 100 yıl geriye gitmek istiyorum. Sovyetler Birliğinde işçi sınıfı, Köylüler ve Askerler kendi Sovyetlerini kurmuşlardı. Hatta devrimi takiben de pıtrak gibi çoğalmıştı Sovyetler. Devrimi yapan tabi ki söz konusu Sovyetlerin öznesi olan en başta kadınlar olmak üzere işçiler, köylüler ve askerlerdi. Ne var ki, bir dizi parti, Sovyetlerin içinde kendi iktidarları adına ya da en azından mecliste çoğunluğu elde etmek ve yönetimde ağırlıklarını koymak adına örgütlenerek, Sovyetleri kör dövüşle bölük pörçük etmeyi başarmışlardı. Üstelik de partiler çoğunluğu elde etmek adına ha bire politikalarını da değiştiriyorlardı. En sonunda Bolşevikler tek başlarına iktidar olmayı başardı. Tabi ki, tek başına iktidar olunca diğer sol partilerle olan ittifakları son bulduğu gibi, kaçınılmaz olarak Sovyetleri de dağıttılar. Zira Sovyetler sadece Bolşevik örgütlenmesi değildi.

Hülasa, düşman bir iken (burjuvazi) çoğaldı ve iç savaşın büyümesine neden oldu tek parti iktidarı. Halbu ki, devrim sonrası burjuvazinin temsilcisi olan Kadetler saf dışı edilerek, sol partiler Sovyetlerden de aldığı güç ve onayla ülkeyi birlikte yönetmeye başarabilselerdi, iç savaş ya yaşanmaz ya da çok cılız yaşanırdı. Zira Çarlık şubatta yıkılmış, burjuvazi ise oldukça cılızdı. Hülasa tek başlarına devlet erkini yönetmeyi göze alan Bolşevikler, iktidarın paylaşılamayacağını da kanıtlamış oldular. Malum, iç savaş sadece Bolşevik hükümet ile burjuvalar arasında değil, diğer sol güçlerle de yaşandı. Sonunda, Bolşevik parti iktidarı proletarya ya ne Sovyetlerde, ne sendikalarında ve ne de ülke yönetiminde karar süreçlerine dahi katılma şansı vermedi.

Çok önemli diğer bir husus ise, kitlelerin ( Proletarya dahil ) devrim sonrası ne yapmaları gerektiğini bilmeyişleriydi. Tek bildikleri, iktidarı ele geçiren sol partilerin, taleplerini yerine getireceğine olan inançlarıydı. Malum, Şubat devrimi sonrası kurulan hükümetlerde Sovyetleri partiler temsil ediyor, ne kadar delege kazanabilmişler ise hükümette o oranda temsilci bulunduruyorlardı. Meselenin püf noktası ise, hiç bir parti ve Sovyet örgütleri ( Anarşistler hariç ) devletin derhal sönümlenmesi hakkında bir kanaate sahip değillerdi. Devrim yapan kitlelerde öyle…

Artık biliyoruz. Ya da bilmeliyiz ki, devrimci güçler öylesine örgütlenmeliler ki, devrimi kendi öz yönetimlerine geçirme amaçlı yapmalılar. Böylelikle toplumu devrim sonrası yine birileri değil, aksine toplumun kendisi bizzat kendisini yönetsin. Bunun zihinlerde yer bulmaması bu güne kadarki tüm devrimlerin devrimi yapanların öz yönetimi ile sonuçlanmamasının temel nedeni. Bu da, parti denen aygıtların devrimi devrimcilerin elinden çalmaları anlamına gelir. Bu nedenle parti form atında ve temsili yete dayalı olan, çoğunluğun iktidarına dayalı ( Aslında buna yöneticilerin iktidarı demek daha doğru ) Leninist örgütlenme yanlış bir örgütlenme sistematiğidir. Ki, bu hala klasik solcular kanalı ile aşılabilmiş değil. İşte bu nedenle de zihniyet devrimi diyorum. Üstelik klasik sol partilerde karar süreçlerine katılamayan üyeler politika yapmış ta sayılmaz. Ve üyeler bunun farkında bile değil.

Ülkemizin konumuna da değinmek istiyorum. Günümüz itibari ile 27 Marksist-Leninsit olduğunu iddia eden parti var. (Girişimleri ve illegal olanları saymayayım) Söz konusu partilerin hepsi kendilerini işçi sınıfının öz örgütü sayıyor. Ne var ki, sınıf bu partilere dönüp bakmıyor bile. Üstelik, bu partilerin sınıfa söyleyecekleri ve sınıfı ikna edecekleri bir paradigmaları da yok. Dediğim gibi, eski zihniyet devam ediyor ve sınıfı eski zihniyetle örgütlemeleri mümkün değil. Çıkış yolu bilmeyen sınıf ise güçlüye biat etmiş durumda.

Geriye, geçmişten de ders çıkararak emekçi kitlelerin kendi öz örgütlülüklerinin kurulması için çabalaması kalıyor. Fikret Başkaya ÇÖKÜŞ adlı son kitabında, günümüzün Marxistlerinin “ Öz yönetime dayalı komünler federasyonunun burjuva devlet aygıtının yerini alması “ sonucunu çıkararak, buna uygun yeni baştan örgütlenmeleri gerektiğini söyüyor. Ben bu tespite katılıyor ve bunun yaşamın her alanında MECLİSLEŞEREK mümkün olabileceğine inanıyorum. Yani, Meclisleşen HALKIN Belediyelerden başlayarak Ademi Merkeziyetçi ÖZ YÖNETİMLERİ. Belediyeler Birliğinden müteşekkil Federasyon ve Federasyonların birliğinden oluşan Konfederasyonların burjuva devlet aygıtını parçalayarak yerini alması.

NEDEN MECLİS?

İnsanlık, çığrından çıkmışcasına sorunlar yaşıyor. Sadece kendisi de değil, doğadaki tüm canlılara da yaşatıyor. İş cinayetleri, Kadın cinayetleri, çocuk taciz ve cinayetleri, yetmiyormuş gibi açlıktan her 10 saniyede 10 yaş altı bir çocuk ölümü, doğanın kirletilmesi ve şirketlerce talanı, hayvanların son 44 yılda %60 ının yok edilmesi ve sürekli savaşlar ve silahlanma. ( Saymakla bitmez de.) Tüm bu vahşet talan ve sömürüye karşı etkin, sonuç alıcı mücadele verilemiyor. Verilenler ise darma dağın. İşte bu nedenle de ZİHNİYET DEVRİMİ gerekli. Zira kapitalizme karşı gerçekleştirilen bunca isyan ve devrimler ve mücadeleler esnasında yaşanan ölümler, işkenceler, katliamlar, hapisler vd. verilen mücadelenin asla karşılığı değil. Üstelik emeğin ve doğanın sömürüsü geri dönülmez noktaya gelmek üzere. Şayet zihniyet devrimi gerçekleştirmez, geçmişteki benzeri örgütlenme sistematikle rinde direnir, mücadele yöntemlerini devam ettirirsek ne sınıfla ne de geniş emekçi kitlelerle buluşarak, gidişatı yavaşlatmanın bile mümkün olmayacağı aşikar. Böyle giderse ( Öyle de görünüyor ) yaşanacak bir dünyamız da kalmayabilir.

Bu nedenle tekrar olsa da vurgulamakta fayda var. Merkezi iktidarın yerellerin elini kolunu bağlaması nedeni ile, ille de merkezi iktidarın fethine yoğunlaşması gerekmiyor. Üstelik her tür iktidarcı lığın yanlış olduğu yaşanarak kanıtlandı. Ama sol, yerellerde ademi merkeziyetçi yönetimlerin çoğalmasına ön ayak olursa, geniş emekçi kitleleri ortak mücadele kurumları olan meclislerde birleşerek ( yurttaşlar meclisi ) merkezi iktidarı (devleti) parçalamayı başarabilir.

Ayrıca, günümüzde doğanın sömürüsü emek sömürüsünden daha acil. Üstelik, dünyanın tepesine çöreklenen şirketlerin, sahiplerinden ziyade kendi iç yapısı ( yasası ) yönetiyor mevcut şirketleri. Şirketlerin sahipleri de biz de biliyoruz ki, söz konusu şirketler büyümeden duramazlar. Hatta durak sayamazlar da. Aksi halde batarlar. Batmamak adına ha bire hem emeği hem de doğayı sömürmeleri kaçınılmaz. Üstelik günümüzde matematiksel değil geometrik tarzda büyümekte şirketler. Bu nedenle ihtiyacımız olmayan ürünleri bize bile satmayı başararak, her birimize çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceklerini çaldırtıyorlar. Böyle devam ederse birkaç on yıl sonra yaşanacak bir dünyamız bile olmayabilir. Yani bir işe yarayacak isek, elimizi çabuk tutarak, bir yandan zihniyet devrimi yaşarken, kitlelerin politika yapabilecekleri yegane kurumsallaşma olan doğrudan demokrasi ile işleteceği MECLİSLEŞMESİNE önderlik edebiliriz.