Yazdır

İnsanlık artık varlık yokluk sorununa dönüşen çoklu krizler içinde. Bir yanda endüstriyel kapitalizmin yarattığı küresel ısınmanın sonucu olan iklim krizi, dünyayı yakın bir gelecekte bizim için yaşanamaz hale getirme tehlikesi yaratıyor. Öte yanda kapitalizmin yarattığı dizginlenemez kâr hırsı, yapay zeka destekli "sosyal medya"nın yardımıyla, gençliği toplumsallıktan uzaklaştırıp, yapay bir dünyada yaşayan bireyci bir kuşağın ortaya çıkmasına yol açıyor. Böylece bir toplumsal çürümeyle ya da toplumsal değerlerin ortadan kalkma riskiyle karşı karşıyayız. ABD dünya hegemonyasını yavaş yavaş kaybederken, uzlaşarak yeni bir dünya düzenine geçişi kabul etmek yerine, uluslararası saldırganlığı sürekli arttırıyor. Bunun sonucu da savaşların büyük yıkımlara ve soykırımlara yol açması. Tüm bunlar eğitim, sağlık gibi diğer alanlarda da krizlere neden oluyor.

İlerici, toplumcu güçler bu krizlere karşı çözümler öneriyor, ama bunlar henüz toplumda destek bulmuyor. Aksine gerici, hatta faşist güçler hiç beklenmediği ölçüde güç kazanıyorlar ve giderek daha fazla saldırganlaşıyorlar. Böylesi bir durumda tüm bu krizlere çözüm bulabilmek için geçmişimize daha detaylı bakıp, insanlığın toplumsal evrimi üzerinde daha derin düşünmek gerekiyor. Bu yazıda özellikle son dönemlerde arkeoloji, genetik gibi alanlarda ortaya çıkan bilgileri gözönüne alarak bir değerlendirme yapmaya ve üzerinde düşünülmesi gereken soruları ortaya atmaya çalışacağım.

 İnsanlığı bu çoklu krizlere getiren süreç eşitlikçi toplumlarda hiyerarşilerin ortaya çıkmasıyla başladı. Ancak asıl sorun zamanla bu hiyerarşilerin tahakküm biçimlerine dönüşmesiydi. Geçmişteki büyük kırılmaları anlamak önemli, çünkü bu kırılmalar bize tahakküm biçimlerinin evrimini gösteriyor. Bu evrim boyunca her kırılma daha karmaşık ve aşılması zor tahakküm biçimleri yarattı -sömürgecilik ve kapitalizm gibi. Bu tahakküm biçimleri birbirlerini besleyerek ve yeniden üreterek güçlendiler. İnsanlığın bu kriz dönemini aşması için tüm bu tahakküm biçimlerini aşması gerekiyor. Ancak toplumsal dinamikler bunun tek bir devrim süreci içinde gerçekleşmesine olanak vermeyebilir. Bu kurtuluş belki de önce son kırılmaların geri sarılması, ardından daha önceki kırılmaları aşacak örgütlenmeler ve onların liderliğinde yükselecek devrimlerle de olabilir. Tüm olasılıklara hazır olmak için bu kırılmaları ve onların yarattığı sonuçları ve dinamikleri iyi anlamak gerekiyor.

Bunun ötesinde de ister patriarka ister devlet ya da bir başkası olsun her tahakküm biçimi, farklı bölgelerde farklı pratiklerle kendini hakim kılıyor. Bu farklı pratikler farklı kültürlerle şekilleniyor. Tarih boyunca bu farklılıklar, farklı uygarlık bölgelerinin ortaya çıkmasına ve bunların kendine özgü bir felsefe ve dünya görüşü geliştirmelerine yol açtı. Tahakküm mirası dediğimiz tahakküm biçimlerinin evrimini incelerken bu çeşitliliği ve bunun etkilerini de gözardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. Bu yazıda bu farkların ortaya çıkışında genetik çeşitlilik gibi etkenlerin olup olmadığını da sorgulamaya çalışacağım.

Bu bağlamda tarihe bakarken bazı noktaları çok özet belirttim, özellikle Çin ve Hindistan'a ilişkin detayları önceki yazılarımda bulabilirsiniz.

 

Hiyerarşilerin Ortaya Çıkışı

İnsanlığın geçmişi her ne kadar iki milyon yıl geriye gitse de, ilk insanlar henüz konuşacak ya da mızrak gibi avlanma araçlarını geliştirecek düzeyde evrim geçirmemişlerdi. Daha çok meyvelerle ve leşlerden elde ettikleri kemik iliğiyle besleniyorlardı. Yaklaşık 400 bin yıl önce mızrak gibi aletleri yapmaya ve ateş yakmaya başladılar. Böylece daha iyi beslendiler ve beyinleri gelişti. Yaklaşık 100 ile 135 bin yıl önce de gırtlak anatomileri konuşmaya uygun hale geldi. Daha karmaşık iletişimi olanaklı kılan diller ise daha sonra ortaya çıktı (muhtemelen 40 ile 70 bin yıl önce).

Tüm bu gelişmelerin sonucunda birbirleriyle bağları olan eşitlikçi topluluklar oluştu. Bunlar kendi içlerinde, topluluğa katkısına bakılmaksızın herkesin, en az düzeyde de olsa ihtiyaçlarının karşılanmasını gözettiler. Çıkar için değil, ortak paylaşım ya da birbirlerine hediye etmek için üretim yaparak yaşadılar. Çocukların bakımı gibi bir çok sorumluluğu topluluk olarak paylaştılar. Bu toplumlar karşılıklı dayanışma ve birbirini tamamlama temelinde yaşıyorlardı. Mülkiyet değil, ihtiyacı olanın kullanma hakkı söz konusuydu.

Ancak zaman içinde kimi yerde iklimsel istikrarsızlık, kimi yerde de nüfusun artmasıyla doğal alanların paylaşılması sorunlar yarattı ve bunun sonucunda hiyerarşiler ortaya çıktı. Ya da bir başka deyişle insanların bilinci henüz çok gelişmemiş olduğu için hiyerarşilerin ortaya çıkmasını engelleyen mekanizmalar çalışmaz oldu. Bazı bölgelerde kendilerini kırılgan bir konumda gören yaşlılar, bilgi birikimlerini kullanarak topluluk içinde kendilerine ayrıcalıklı bir konum yarattılar. Başka bölgelerde ise topluluklar arasında çatışmalarda öne çıkan erkekler, kadınları karar alma süreçlerinden dışlayarak bir hiyerarşi oluşturdular.

Neolitik dönem dediğimiz tarımın geliştirilmesiyle başlayan dönemde bu çelişkiler derinleşti. Bu dönemde kimi topluluklar yerleşik yaşama geçerek ağırlıkla tarımla uğraşırken, kimi topluluklar ise çobanlıkla uğraşarak yarı göçebe bir yaşama geçtiler. İklimsel istikrarsızlığın olduğu bölgelerde ya da dönemlerde, çobanlık yapan topluluklar kurak zamanlardan daha fazla etkilendiler. Tarım yapan topluluklar ürünlerini depolayabiliyorlardı, ancak çobanlık yapanların bu anlamda olanakları sınırlıydı. İklimsel istikrarsızlık arttıkça bu toplumlar arasındaki gerginlik de arttı. Sonuçta çobanlık yapan topluluklar bu dönemlerde giderek saldırganlaştılar ve bu o toplumlarda patriarkal bir yapının gelişmesiyle sonuçlandı.

 

Birinci Büyük Kırılma ve Y-kromozom Darboğazı

Böylece asıl önemli kırılma erkeklerin yarattığı hiyerarşinin patriarkal bir tahakküme dönüşmesiyle oldu. Bu da esas olarak çobanlık yapan toplulukların kendi içinde ortaya çıkmasının ötesinde, onların tarımcı toplulukların yaşadığı bölgelere göç ederek onları tahakküm altına almasıyla gerçekleşmiş gibi görünüyor. Bu konuda genetik çalışmalar en önemli ip uçlarını veriyor. İnsanların genetik çeşitliliği giderek artarken, belirli dönemlerde nüfusun azalması sonucu darboğazlar oluşuyor ve genetik çeşitlilik büyük ölçüde kayboluyor. Ancak Y-kromozom darboğazı denilen bir başka gelişmede ise kadın genleri çeşitliliğini korurken erkek genleri çeşitliliğini kaybediyor. Bu dar bir erkek grubunun ya diğer erkekleri öldürerek ya da kadınları kendi tekellerine alarak diğer erkeklerin genlerinin sonraki kuşaklara geçmesini engellemesi sonucunda ortaya çıkıyor (Her ne kadar bunu farklı şekillerde açıklamaya çalışan teoriler varsa da bunlar pek tutarlı görünmüyor). Bu patriarkal erkek grubunun diğer erkekleri büyük ölçüde öldürdüğüne ilişkin her hangi bir bulgu yok, dolayısıyla büyük ölçüde kadınları tekellerine alarak bu gelişmeyi sağlamış gibi görünüyorlar.

Bu konuda en çok Avrupa'da genetik araştırmalar yapılmış olsa da, bunun ilk olarak Ortadoğu'da M.Ö. 6 bin ile 5 bin yılları arasında gerçekleştiği saptanmış.1 Bu genetik yapı Avrupa'ya önce M.Ö. 4 bin yılı civarında Anadolu'dan göç eden patriarkal topluluklar tarafından getirilmiş, ardından da M.Ö. 3 bin yılında itibaren Karadeniz-Hazar steplerinden gelen çoban topluluklar süreci tamamlamış. Sonuçta Ortadoğu-Avrupa bölgesinde kadın genleri çeşitliliğini korurken, erkek genleri genetik çeşitliliğini yüzde doksana varan oranlarda kaybetmiş. Bu esas olarak ilk eşitlikçi tarım topluluklarındaki erkek genlerinin sonraki kuşaklara çok küçük bir oranda geçmesi, çoğunlukla ortadan kalkması anlamına geliyor. Her ne kadar bu genlerin insan davranışlarını nasıl etkilediği detaylı olarak bilinmese de bu genler, kendini öne çıkarma, saldırganlık gibi bir çok özelliği şu ya da bu ölçüde belirleyen genler(özellikle SRY geninin etkisini gösteren araştırmalar var). Bu gelişmeleri insanların en uysal hayvanları seçip çoğaltarak, yabanıl hayvanları evcilleştirmesiyle karşılaştırabiliriz. Y-kromozom darboğazı ile bir anlamda en öne çıkmaya çalışan, saldırgan erkekler seçilip diğerlerinin genleri ortadan kaldırılmış gibi görünüyor. Aslında günümüzdeki erkek davranışlarına bakarak bunun binlerce yıl sonrasında dahi davranışları belirlediğini düşünebiliriz. Tabii ki bunun sadece genlere bağlı olarak ortaya çıktığını düşünmek doğru olmaz. İnsan genleri sürekli değişiyor. Ancak o dönemdeki bu genetik çeşitlilik kaybının ortaya çıkan toplumsal kültürü belirlediğini ve bu kültürel gelişimin etkilerinin günümüze kadar geldiğini düşünebiliriz.

 

İkinci Büyük Kırılma: Devletin Ortaya Çıkışı

Patriarkal tahakkümün yoğunlaştığı toplumlarda dar bir grubun politik gücü eline almasıyla başlayan süreç, bürokrasiler ve profesyonel orduların ortaya çıkmasına yol açtı. İlk örnekleri M.Ö. 4. bin yılın sonlarında Mezopotamya ve Mısır’da görülen bu gelişme. M.Ö. 1800 civarında Çin’de de ortaya çıkmış. Böylece günümüzde de tahakkümün en büyük kaynağını oluşturan ve tarih boyunca giderek daha geniş biçimde kurumlaşan devlet yaratıldı.

Yukarıdaki genetik çeşitlilik kaybının kültüre etkisine ilişkin yaklaşımı destekleyen bir başka olgu, Y-kromozom darboğazının dünyanın farklı bölgelerinde farklı ölçülerde ortaya çıkmış olması ile farklı devlet gelenekleri arasındaki ilişki. Yakın zamanda yapılan çalışmalar Doğu Asya'da devletlerin ortaya çıktığı dönemde(M.Ö. 2. bin yıl) Y-kromozom çeşitliliği belli ölçülerde gerilemiş olsa da sonuçta çeşitliliğin büyük ölçüde sonraki kuşaklara geçtiğini gösteriyor. Güney Asya'da Batı Asya'dan gelen göçlerle Avrupa'dakine benzer bir Y-kromozom darboğazı saptanmış. Ancak bu göçlerin ilk dalgasının etkisi çok farklı olmuş. Batı Asya'dan tarım teknikleri gelirken, patriarkal bir tahakküm yapısının geldiği çok kuşkulu. Patriarkal tahakküm sonuçta Mezopotamya'da devletleri ortaya çıkarırken, Güney Asya'da devletsiz bir uygarlık olan İndus Vadisi uygarlığı ortaya çıkmış. Buradaki arkeolojik kazılarda bulunan küçük heykellerde erkeklerden çok kadın figürleri olması da dikkat çekici. Batı Asya'dan Güney Asya'ya ilk göç edenler tahakküme karşı bir tür aşı işlevi yerine getirmiş gibi görünüyor. Ancak M.Ö. 2 bin yılından sonra İndus Vadisi uygarlığının gerilemesi sonrasında gelen ikinci dalga göç, önce patriarkal tahakkümü ve sınıflı toplum yapısını (ya da kast sistemini) getirmiş. Bu yapı da yaklaşık M.Ö. 1200 yılında orada da devletlerin ortaya çıkmasına yol açmış. (Yapılan araştırmalara göre bu bölgedeki genetik çeşitlilik kaybının yüzde 40-50 aralığında olduğu tahmin ediliyor.)

Bununla birlikte Güney Asya'da çok farklı bir devlet geleneğinin ortaya çıktığını saptamak gerekiyor. Her şeyden önce, sonraki yabancı işgallerle değiştirilmeye çalışılsa da bu devlet geleneği hep çeşitliliğe açık olmuş. Hindistan'da her zaman yüzlerce tanrı, farklı dinler ve diller yan yana var olmuş. Hindistan'ın kültürel etkisi Güneydoğu Asya'ya ticaret ve oraya yerleşenler aracılığıyla yayılırken, Avrupa devletlerine benzer bir sömürgecilik pratiği ortaya çıkmamış. Bu anlamda deniz aşırı sömürgeciliğe yönelmemiş olan Çin devlet geleneğine benzerlik gösteriyor. Belki de bu farklılıklar, genetik saflık gibi ırkçı düşüncelerin neden dünyanın başka bölgelerinde değil de erkek genlerinde genetik çeşitliliğin ortadan kalkığı Avrupa’da ortaya çıktığını açıklamaya yardımcı olur. Tek erkek tanrıya inanan dinlerin de doğduğu ve dünyaya yayıldığı bölge yine Ortadoğu-Avrupa bölgesi. Bunun temelindeki tekçi düşünce yapısı da erkek genlerinde çeşitliliği ortadan kaldıran kültüre dayanıyor olabilir.

Böylece farklı bölgelerde farklı zamanlarda ortaya çıkmış olsa da patriarkal tahakkümün ortaya çıkışını ilk büyük kırılma ve onun sonucunda daha sonra ortaya çıkan devlet tahakkümünü de ikinci büyük kırılma olarak saptayabiliriz. Köleciliğin ortaya çıkışı da bu kırılmaların bir sonucu olmuş. Bu arada ortaya çıkan kentler hem genetik çeşitliliğin yeniden kazanılmasını sağlamış hem de kan bağına dayanan toplumsal bağları aşan yeni toplumsal ilişkilere yol açmış. Başlangıçta bir çok kentte meclisler ortaya çıkmış, cumhuriyetler ya da hükümdarı denetleyen meclislerin önemli rol oynadığı rejimler görülmüş. Ancak zamanla bunlar mutlak krallıklara dönüşmüş ve birbirleriyle savaşmaktan da geri durmamışlar.

 

Üçüncü Büyük Kırılma: İmparatorluklar

Üçüncü büyük kırılma ise M.Ö. 14. yüzyılda Asur İmparatorluğunun ortaya çıkması olarak saptanabilir. Kent devletlerinin savaşları kırsal kesimdeki halkı çok etkilemezken imparatorluklar, geniş toprakları egemenlikleri altına almak için köylüleri de askere alarak seferber etmişler. Onun ötesinde de farklı inançlara ve kültürlere sahip toplulukları yerlerinden etmeyi, sürgünleri kendilerinde hak olarak görmüşler. Dolayısıyla Asur devletinin imparatorluğa dönüşmesiyle başlayan bu süreç Babil, Pers, Roma imparatorlukları gibi bir dizi felakete yol açmış. Bunların başlattığı işgal ve yayılma savaşlarında milyonlarca insan yaşamını kaybetmiş.

Ancak farklı uygarlık bölgelerinde imparatorlukların farklı etkilerinin olduğunu da saptamak gerek. Hindistan ve Çin'de imparatorlukların en geniş alanda hakimiyet kurmaları göreli olarak barışçıl bir döneme girilmesini sağlamış. Çin'de yarı göçebe toplumlardan gelen tehditler olsa da bunlar çeşitli yöntemlerle idare edilmiş. Hindistan'ın Kuzeyi dönem dönem farklı güçlerce işgal edilse de bu Hindistan'ın zenginleşmesini etkilememiş. Hindistan, 11. yüzyılda Arapların işgaline kadar dünyanın en zengin bölgesi haline gelmiş, bilimde önemli gelişmeleri sağlamış, ilk üniversite kurulmuş, kültürel etkileri bütün Güneydoğu Asya'ya yayılmış. Avrupa'da ise Roma İmparatorluğu sürekli yeni çatışmalara yol açmış ve sonunda çökmüş. Ortaçağ, Avrupa'nın yoksullaştığı ve dinsel gericiliğin hakim olduğu karanlık bir dönem olmuş.

Ortaçağı bitiren ise aslında Orta Asya steplerinden çıkarak Avrasya'nın en büyük imparatorluğunu kuran Moğollar. Bir yanda on milyonlarca insanın ölümüne yol açan savaşları ve talanı gerçekleştirmişler, öte yanda ise Batı ve Doğudaki kültürlerin buluşmasını sağlamışlar. Batı Asya'daki daha önceki güçlerin aksine Moğollar Çin'deki teknolojilerin Avrupa'ya taşınmasını sağlamışlar. Bunlar tarım tekniklerinden, atların daha etkin kullanılmasını sağlayan üzengi ve boyunduruğa; baruttan, pusulaya kadar çeşitlilik gösteriyor. Moğollar Avrupalıların Asya'yla ticaretini de desteklemiş.2 Böylece üçüncü kırılma devlet tahakkümünün etkilerini çok geniş alanlara yayarken ve büyük katliamlara yol açarken, dördüncü büyük kırılmanın da önünü açmış.

 

Dördüncü Büyük Kırılma ve Direniş Hareketleri

16. yüzyılda Avrupa'nın denizaşırı sömürgeciliğe girişmesini dördüncü büyük kırılma olarak niteleyebiliriz. Bu aynı zamanda tarihsel kapitalizmin ortaya çıkmasıyla örtüşüyor. Önce Haçlı seferleriyle Ortadoğu'yu talan etmeye çalışan Avrupalı güçler, bunda başarılı olamadılar; ama daha sonra Moğollarla birlikte açılan ticaret yolları bir canlanma getirdi ve ticaret sermayesi gelişmeye başladı. Ancak Osmanlı İmparatorluğunun Asya'yla ticaret yollarını kapatması üzerine Atlantik'e açıldılar. Latin Amerika'nın sömürgeleştirilmesi büyük bir soykırıma dönüştü. Ardından Güneydoğu Asya'dan başlayarak Asya'nın ve Afrika'nın sömürgeleştirilmesi bunu izledi. Dünyanın en önemli üretim merkezlerinden biri olan Hindistan'ı sömürgeleştirmesi, İngiltere'yi sanayisini geliştirmeye zorladı. Buna karşın tekstilde kendi sömürgesiyle rekabet edemeyince Hindistan'dan ihracatı yasakladı ve kendi sanayisinin önünü açtı. Böylece dizginlenemez bir sanayi kapitalizmi ortaya çıktı. Kömürden başlayarak fosil yakıtların aşırı tüketimiyle birlikte iklim krizine giden yol açıldı.

Bu süreçte sermaye birikim döngüleri ile kapitalizmin gelişmesini, sömürgeleştirme sürecinden ayırmak mümkün değil. Her ikisi de karşılıklı olarak birbirini destekleyerek ilerlemiş. Her yeni sermaye birikim döngüsüyle birlikte yeni bir sömürgecilik yapısı ortaya çıkmış. İngiltere’nin liderlik ettiği üçüncü döngü ile 19. yüzyılda dünya hegemonyası ortaya çıkmış. Önce kömüre, sonra da petrole dayanan ekonomiyle birlikte bu hegemonya günümüzdeki ekolojik krizin başlıca kaynağı.

Tabii ki tüm bu kırılmalara ve tahakküm biçimlerinin giderek daha dayanılmaz hale evrilmesine karşı insanlar direndiler, ayaklandılar, devrimler gerçekleştirdiler. Birinci kırılmaya karşı nasıl bir direniş ortaya çıktığını o dönemde yazılı tarih olmadığı için bilemiyoruz. Devletlerin ortaya çıkmasından sonra ilk başarılı ayaklanma antik Atina'da köleleştirmeye karşıydı. Köleleleştirmeye izin veren devlete karşı ayaklanma, komünal doğrudan demokrasinin kurulmasıyla başarıya ulaştı.3 Her ne kadar Atinalılar kendileri için kabul etmedikleri köleliği diğer halklar için sorun etmedilerse ve köle ticaretine karşı çıkmadılarsa, üstelik birinci büyük kırılmanın yarattığı patriarkaya karşı bir duruş olmasa da bunu ilk başarılı devrim olarak görmek gerek.

Ardından Roma'da Spartaküs'ün liderliğinde köleler ayaklandı. Bu bazen köle sahiplerine karşı bir sınıf ayaklanması olarak görülüyor. Ama onların amacı Roma'ya yeni bir düzen getirmek değil, yurtlarına geri dönmekti. Esas olarak kendilerini esir alan emperyal devlete karşı ayaklandılar.

Modern dönemdeki devrimleri ele alırken genelde sosyalizmi amaçlayan devrimlere öncelik verilse de aslında modern dönemin en büyük dinamiği sömürgecilik karşıtı mücadelelerdi. 1804'te başarıya ulaşan Haiti bağımsızlık savaşı esas olarak kölelerin sömürgeci Fransa'ya karşı verdiği mücadeleydi. 20. yüzyılda eski sömürgelerin neredeyse tümü politik bağımsızlığını elde etti, ama çoğu yeni-sömürgecilikten kendisini kurtaramadı. Bağımsızlığını kazanan bu devletler süreç içinde kalkınmacılığı benimseyerek ve özümseyerek, kendi yerellerini sömürgeleştirmeye, yerli halkların topraklarına el koymaya başladılar. Bu el koymalar genelde madencilik ve enerji projeleri şeklinde görülüyor. Böylece sömürgeciliğin artık uluslararası bir olgu olmaktan çok içselleştiği bir döneme girdik. Bu da dünyanın her yerinde yerel toplulukların topraklarına sahip çıktığı direnişlere yol açtı. Ülkemizde de bu içsel sömürgeciliğe karşı bir çok yerde direnişler ortaya çıktı ve bunlar yükseliyor.

Orta vadede daha etkili olacak direniş ise Küresel Güney ülkelerinin yeni-sömürgeciliği tasfiye etme çabası olacak gibi görünüyor. Bu da esas olarak ABD'nin dünya hegemonyasına son verme mücadelesi olarak tanımlanabilir. Sömürgeciliğin içselleşmesiyle zaten miadı dolmuş olan bu hegemonyaya son vermek, çözüm olmasa da iklim krizini hafifletmek için de zorunlu. Çünkü ABD dünyanın en büyük petrol üreticisi olarak petrol sonrası döneme geçilmesine karşı direniyor, yapay zeka projeleri için enerji talebini körükleyip duruyor. Başta Çin olmak üzere Doğu Asya ülkeleri petrole bağımlılıktan kurtulmak için gerekli teknolojilere büyük yatırımlar yapıyorlar ve bu konuda başarılı olacak gibi görünüyorlar. Petrole dayalı ulaşımın giderek azalması ABD hegemonyasına büyük bir darbe olacak gibi görünüyor.

Belki daha önemlisi de 2002-2013 yılları arasındaki yükselen ekonomiler döneminden bu yana Çin ekonomisindeki hızlı büyümenin Küresel Güney ülkelerine yeni olanaklar yaratmış olması. Bir yandan bu ülkelerin başlıca gelir kaynağı olan bir çok hammadde ya da tarım ürününün fiyatının artan taleple birlikte yükselmesi bu ülkelerin pazarlık gücünü artırdı ve mali olanakları iyileşti.4 Diğer yandan da ihtiyaç duydukları krediler için Çin, IMF ve Dünya Bankası gibi Batılı finansal kuruluşlara alternatifler yarattı. Böylece kimi ülkeler IMF ve Dünya Bankasının dayattığı neoliberal politikaları, kemer sıkma uygulamalarını kabul etmekten kurtuldular, kendi politikalarını belirleyebildiler. Bunun sonucunda acil bir sorun olan yoksulluğun ortadan kaldırılmasına yönelik politikaları uygulayabildiler.

 

Orta Vade İçin Olası Senaryolar

İlk büyük kırılmayla ortaya çıkan patriarkal tahakküm klan ya da kabile düzeyindeydi. Ardından kentler ortaya çıktığında göreli bir özgürleşme yaşanmış gibi görünüyor. Ancak bu kısa sürdü ve devlet tahakkümü ikinci büyük kırılma olarak ortaya çıktı. Bu tahakküm kent düzeyindeydi ya da belli bir halkı kapsıyordu. Üçüncü büyük kırılmayla imparatorluklar ortaya çıktığında başlangıçta geniş bölgeler, daha sonra da bazen bir kaç kıtaya yayılmış bir tahakküm biçimi ortaya çıktı. Son büyük kırılma ise 19. yüzyılda vardığı haliyle küresel hegemonya ya da tahakkümü yarattı. Ancak bu son sınıra ulaşmanın ötesinde, sürdürelemez bir tahakküm biçimi olarak kendisini gösteriyor. İngiltere'nin liderliğinde sömürgeciler bunu doğrudan işgallerle yürütmeye çalışmıştı, ortaya çıkan direnişler bunu olanaksız hale getirince, liderliği devir alan ABD yeni-sömürgecilik sistemini kurdu. Ama bunun da ömrü çok uzun olmadı. Merkez ülkelerde kâr oranlarının düşmesi, yatırımların daha yüksek kâr getiren çevre ülkelere kaymasına yol açtı; sermaye oralara kaydıkça, merkez ülkelerin ekonomileri geriledi, Küresel Güney ülkeleri yüksek ekonomik büyüme hızlarına ulaştılar. Bir çok ülkede bu, liberal politikalardan uzaklaşmaya, bazı ülkelerde devlet kapitalizminin gelişmesine yol açtı. Tüm bunlar küresel hegemonyayı aşındırıyor ve yeni bir dünya düzeni arayışını yükseltiyor. BRICS'in ortaya çıkışı ve genişleme eğilimine girmesi de bunun bir göstergesi.

1990 yılında en büyük 7 ekonomiye sahip olan G7 ülkeleri, dünya nüfusunun yüzde 12’sini ve dünya ekonomisinin yüzde 50’sini oluşturuyordu. 2030'da, G7 ülkelerinin dünya nüfusunun yüzde 9’unu oluşturması ve dünya ekonomisindeki paylarının da yüzde 28-30 aralığında olması bekleniyor.

Bu süreç artık bir çok alanda, merkez ülkelerinin teknolojik olarak geri kaldığı, özellikle Çin'in teknolojik liderliği ele geçirdiği bir dünya yarattı. Sözgelimi AB, otomotiv sektöründe ağırlığını kaybetmemek için elektrikli arabalara yönelik devasa pil fabrikaları inşa etmeyi planlamıştı. Ancak teknolojik olarak Doğu Asya ülkelerini yakalayamayacağını anlayınca bu projeler askıya alındı. ABD’de artık yatırımların çoğu sanayiye değil sonuçta kâr getirip getirmeyeceği belirsiz olan yapay zeka projelerine yapılıyor. Ekonomik gücü zayıflayan ABD, hegemonyasını esas olarak zorla, savaş ve tehditle sürdürmeye çalışıyor.

Küresel Güney devletlerinin başarısının nasıl bir dünyaya yol açacağını bugünden öngörmek kolay değil. Orta vadede şu anda ABD eliyle sürdürülmeye çalışılan Batı hegemonyasının çöküşü kaçınılmaz görünüyor. Bir olasılık bu çöküşün dördüncü büyük kırılmanın sonuçlarını geri çevirecek boyutta radikal bir dönüşüm yaratması olabilir. Yani devlet tahakkümünün uluslararası sömürgeciliğe ve kapitalizme son verecek şekilde yeni bir biçime büründüğüne tanık olabiliriz. Bu sermaye birikimi yerine, devletlerin güç birikiminin öne çıktığı yeni bir dünya düzeni olabilir. Ya da son kırılmayı kısmen geri alacak bir gelişmeyle, kapitalizmin devlet kontrolü altına alındığı yeni bir biçimi ortaya çıkabilir. Sermayenin sürekli artışına dayanan bir kapitalizmin sürdürülemez hale gelmiş durumda olduğu açık. Ancak devlet denetiminde, sermayenin belirli sınırlar içinde birikimine izin verilen bir kapitalizme tanık olabiliriz. Özellikle Çin merkezli gelişen, petrol sonrası ekonomiye temel olan teknolojiler bunu destekleyebilir. Sömürgeciliğe dayanmayan böyle bir kapitalizm ortaya çıkarsa belki de buna yeni bir ad koymak gerekecektir. Dünya halkları yaygın ve güçlü bir enternasyonalist örgütlenmeyle ortaya çıkmadıkça, böyle bir dünya otoriter devletlerin hakim olduğu bir dünya olacaktır. Özgürlük için mücadele koşulları bugünkünden daha da zor olabilir.

 

Sonuç

Sonuçta önce Ortadoğu'da ve daha sonra M.Ö. 5 bin yılı civarında Avrupa'da genetik çeşitliliğini kaybetmiş erkekler tarafından geliştirilen patriarkal tahakküm ve onu izleyen diğer tahakküm biçimlerinin evrimini iyi anlamak günümüzün çoklu krizlerine çözüm bulmak için önemli. Başlangıçtaki bu soruna yaptığım vurgu tabii ki sorunun genetik yapıdan kaynaklandığı anlamına gelmiyor. Ancak o dönemde genetik çeşitliliği ortadan kaldıracak boyutta bir tahakkümün ortaya çıkmış olması, bu kadar sorunlu bir kültürün temellerinin o kadar eskiye gittiğini, bu anlamda ne kadar köklü olduğunu gösteriyor. Daha ötesi günümüzün en yakıcı sorunları olan sömürgeciliğin ve endüstriyel kapitalizmin neden Avrupa'da ortaya çıktığı konusunda ipuçları veriyor. Ayrıca erkeklerin genetik çeşitliliği o ölçüde yitirmemiş olduğu bölgelerdeki tahakküm biçimlerinin farklılığını anlamak açısından da ufuk açıcı olabilir. Farklı uygarlık bölgelerindeki farklı tahakküm geleneklerinin anlaşılmasının ise önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak gelişmeleri anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Günümüzde tüm tahakküm biçimlerine karşı mücadeleye de bu perspektifle bakmakta yarar var.

Bu bağlamda dünya halkları, acil olarak aşılması gereken dünya hegemonyasına karşı güçlü bir bilince sahip olsa da, bu hegemonyanın tahakküm biçimlerinin evrimi sonucu ortaya çıktığı konusunda bilinçli kesim oldukça sınırlı; çoğunluk yalnızca acil sorunlara odaklanıyor. İnsanlığı özgürleştirecek kapsamlı bir çözüm için tüm tahakküm biçimlerinin aşılması gerektiği konusunda bilinçli örgütlenmeler bu yüzden sınırlı kalıyor. Ancak özellikle yerli halklar ve kırsal topluluklar arasında bunların giderek güçlendiğini de saptamak gerek. Bu topluluklar farklı yerel doğrudan demokrasi örnekleri yaratarak güçleniyorlar.

Öte yanda 20. yüzyılda özgürlükçü sol, ulusal kurtuluş hareketlerine milliyetçi hareketler olarak temkinli yaklaşırken, Stalinci sol bu milliyetçiliği destekleyerek güçlenmişti. Sömürgeciliğe yeterince vurgu yapılmaması ve analizlerde sınıf öne çıkarken, sömürgeciliğin geri plana atılması, özgürlükçü solu zayıflatırken, Stalinciliğin önünü açmıştı. Günümüzde milliyetçiliğe karşı net bir tutum almaktan vaz geçmeden, aynı hataya düşmemek özgürlükçü sol açısından kritik bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Dünya sistemleri perspektifi ya da küresel modernite gibi konular akademik tartışmalar olarak kalırken, solun gündemine girmedi ve söylemini etkilemedi.5 Bunlar aşılırsa küresel Güney halklarının desteğini alan anti-sömürgeci bir sol, yerli halklar ile birlikte Batı hegemonyasının çöküşünü tüm tahakküm biçimlerini ortadan kaldıracak küresel bir devrime giden yolun ilk adımı haline getirebilir.

Sonuçta solun geçen yüzyılda öngöremediği tarihsel bir geçiş dönemini yaşıyoruz. Küresel Güneyde ortaya çıkan dönüşüm dinamiğinin nereye varacağını kestirmek zor. Bu dönüşüm yerel halkların mücadelesiyle demokrasi cephesinde yeni olanaklar da yaratabilir; aksine milliyetçiliği körükleyip giderek daha otoriter rejimlere de yol açabilir. Solun bu süreçte oynayacağı rol gelişmeleri doğru yorumlayıp, güçlü analizlerle kendisini konumlandırdığı; devletçilikten ve Avrupa-merkezci bakıştan arınarak özyönetimler ve buna yönelik örgütlenmeler inşa ettiği ve enternasyonal ağlar kurabildiği ölçüde başarılı olabilecek gibi görünüyor. Onun ötesinde de ABD'nin dünya hegemonyasına son vermeye odaklanmış olan yaygın bilinci, tüm tahakküm biçimlerine son verecek bir bilinç düzeyine nasıl çıkarabiliriz? Bu konuda ilk tahakküm biçiminden en çok etkilenen kadınlar nasıl bir rol üstlenebilirler? Bu ve benzeri sorulara yanıt verecek güçlü analizler olmadan solun önünü açmak zor görünüyor.

 

1 Monika Karmin ve diğerleri, “A recent bottleneck of Y chromosome diversity coincides with a global change in culture”, 25:459–466 Published by Cold Spring Harbor Laboratory Press; ISSN 1088-9051/15; https://genome.cshlp.org/content/25/4/459
Genetic Ancestry Analysis, “Why Europeans Carry Different Paternal and Maternal Haplogroups”, 30 Mart 2026, https://www.exploreyourdna.com/article/109/why-europeans-carry-different-paternal-and-maternal-haplogroups

2 Batı Egemenliğinin Kuruluşu ve Avrupamerkezcilik Üzerine, https://www.ekoloji.org/te-grubu-hakkinda-2/17-kuresellesme/146-bati-egemenliginin-kurulusu

3 Antik Atina devrimini daha önce bu yazımda kısaca analizi etmiştim: https://www.ekoloji.org/te-grubu-hakkinda-2/31-komunalizm/73-murray-bookchin-ve-devrime-bakis

4 Nicholas Jepson, In China’s Wake, Columbia University Press, New York, 2020

5 Bu konuyu daha detaylı ele aldığım bir yazıya buradan ulaşabilirsiniz:
https://www.ekoloji.org/te-grubu-hakkinda-2/31-komunalizm/203-bati-hegemonyasi-cokusunden-sonra