Modernizmin ortaya çıkışından bu yana savaş ve şiddetin azaldığı yönünde iddialar ve tartışmalar da ortaya çıkmış. 1858 yılında H.T. Buckle Avrupa'ya bakarak "40 yıldır barıştayız" diye yazmış ve bunu tarihsel bir gelişme olarak nitelemiş. Bir sonraki yüzyılın kanlı savaşlarla başlayacağını öngörememiş. 20. yüzyılın ilk yarısındaki iki dünya savaşından ve kanlı iç savaşlardan 60 yıl sonra da, dünyaca ünlü psikolog Steven Pinker detaylı istatistiklere dayanarak benzer iddialarda bulundu1. Devletsiz toplumlarda yüksek yoğunlukta şiddet ve cinayet olduğunu, bunun tarih boyunca azaldığını iddia etti. Ancak özellikle istatistikçiler ve antropolojistler tarafından eleştirildi, çünkü özellikle neolitik çağda ve öncesinde seçtiği istatistiklerin geneli temsil etmediği ortaya çıktı. Gerçekten o dönemin mezarlık kalıntılarının incelenmesi sonucunda belirli bölgelerde şiddetin yoğunlaştığı görülüyor. Ancak biraz daha geriye gidilirse bir çok bölgede şiddetin izine raslanmıyor. Neolitik dönemin başlangıcında muhtemelen nüfus yoğunluğunun artışıyla tarımla uğraşan ve uğraşmayan bazı topluluklar arasında çatışmalar olmuş. Ancak bunun uzun dönemli bir şiddet artışına yol açtığına ilişkin kanıtlar ortaya çıkmamış. Aksine neolitik dönemdeki yerleşimlerin koruma amaçlı duvarlarla çevrilmiş olmaması o dönemin, devletlerin ortaya çıktığı sonraki dönemlere göre daha barışçıl olduğunu ortaya koyuyor. Bu dönemde kadın tanrıçaların öne çıkması da patriarkanın henüz bir tahakküme dönüşmediğini, daha eşitlikçi bir kültürün göstergesi.
Tüm bunları göz ardı etmesinin ötesinde, bence daha önemlisi ise Pinker'ın şiddetin yaygınlaşmasında bölgesel farklılıkları tamamen görmezlikten gelmesi. Bunları göz ardı ederek tahakküm ilişkilerindeki gelişmelerin şiddetin artışında nasıl rol oynadığını da göremiyor. Sonuçta da devletin güçlenmesini şiddetin azalmasında önemli bir etken olarak niteliyor. Oysa bu ciddi olarak sorgulanması gereken bir konu. Gerçekten öyle mi? Ayrıca devlet diye bir genelleme yapılabilir mi?
İnsanlık tarihine baktığımızda arkeolojik çalışmalar bize bir çok veri sağlıyor. Ancak bu aynı zamanda önyargılar yaratmaya da yol açabiliyor. Çünkü sözgelimi Avrupa'da ve Ortadoğu'da çok sayıda mezar kalıntısı araştırılmışken diğer kıtalarda bu detayda çalışmalara ve verilere ulaşamayabiliyoruz. Kent uygarlıklarının ilk ortaya çıktığı Mezopotamya ve Mısır'a bakarsak kentler ve devletler arasında savaşların da ilk olarak burada M.Ö. 3. bin yılda yaşandığını görürüz. Ancak bu savaşlar nüfus içinde geniş katılımlı, çok kanlı savaşlar değildi. Üstelik aynı dönemde bir kaç yüzyıllık bir gecikmeyle ortaya çıkan İndus Vadisi uygarlığı devletsiz ve ordusuz bir uygarlıktı2. Bugünkü Hindistan ve Pakistan'da yükselen bu uygarlık Ortadoğu'daki uygarlıklara göre eşitlikçiydi; kralları, sarayları yoktu. Suyun daha bol olduğu bu bölgede her eve su ve kanalizasyon sağlanan daha ileri bir uygarlık yarattılar; Ortadoğu'dan daha büyük bir nüfus (5 milyon olarak tahmin ediliyor) burada barışçı bir şekilde yaşadı. Bunları gözönüne alınca M.Ö. 3. bin yılı ilk devletler ortaya çıkmış dahi olsa genel olarak şiddetin çok yaygın olmadığı bir dönem olarak kabul edebiliriz.
M.Ö. 2. bin yıllık dönem insanlık açısından bir çok yeniye yol açtı. İklimsel ve coğrafi değişiklikler İndus Vadisi uygarlığının sona ermesine yol açtı; Aryanların bu bölgeyi işgal etmesi burada sınıflı toplumlara yol açtı. Ortadoğu'dan bağımsız olarak Çin'deki gelişmeler burada da devletin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Ancak en kötüsü Mezopotamya'da yükselen Asur devletinin M.Ö. 1300'lü yıllarda sınırlarını genişleterek imparatorluğa dönüşmesiydi. Asurlular haraç ödemeyi kabul etmeyen, kendilerine karşı direnen kentlerde katliamlar yapmayı politika haline getirdiler. Bazı yerlerde de yerel halkı başka bir yere sürgün ettiler. İmparatorluk daha büyük ordulara ihtiyaç gösterdi. Asur İmparatorluğunu daha sonra M.Ö. 600'lü yıllarda Babilliler ve ardından Persler örnek aldılar.
Ortadoğu'daki bu İmparatorlukların ne kadar ölüme neden olduklarına dair detaylı tahminler yok. Ancak Perslerin Yunan kent devletleriyle olan savaşlarında 200 bin civarında insanın öldüğü tahmin ediliyor. Makedonyalı Büyük İskender'in Perslerle ve diğerleriyle savaşlarında da 100 bin civarında ölüme yol açtığı düşünülüyor. Aynı dönemde Çin'deki devletler arasındaki savaşlarda ise 650 bin ile 1.5 milyon arasında kayıp olduğu tahmin ediliyor. Hindistan'daki savaşlara ilişkin tahminler de Perslerin yaptığı savaşlar düzeyinde kayıplar olduğu yönünde. Ancak gerek Çin'de gerek Hindistan'da bu kanlı dönemi barışçıl bir dönem izlemiş. Çin'de M.Ö. 206'da Han Hanedanlığının kuruluşu bunu sağlamış, Hindistan'da ise Maurya İmparatoru Aşoka, Budizmi benimseyerek barışçı bir dönem başlatmış.
Avrupa'da ise Ortadoğu İmparatorluklarını örnek alan Roma devleti, çok kanlı bir yayılma dönemi başlattı. Romalılar Yunanlılarla savaşlarında 400 bin, Finikelilerle savaşlarında 2 milyon, Germenlerle savaşlarında 540 bin, Galya savaşlarında 1 milyon civarında ölüme yol açmışlar. Yahudilerle savaşlarındaki kayıp tahminleri 350 bin ile 1.4 milyon arasında değişiyor. O dönemin dünya nüfusu gözönüne alınca bu savaşlardaki toplam kayıp II. Dünya Savaşındaki toplam kayıpları aşan bir boyuta ulaşıyor. Tabii Romalıların işgalleri 200 yılı aşan geniş bir zaman aralığına yayılmıştı, ama II. Dünya Savaşına göre daha sınırlı bir coğrafyada ortaya çıktığı gözönüne alınırsa bu bölge için ne kadar yıkıcı olduğu daha iyi anlaşılabilir.
Roma İmparatorluğunun çöküşünün ardından Avrupa, çetelerin yerleşim yerlerini talan ettiği bir dönem yaşadı. Kentler küçüldü, insanlar dağlık bölgelere yerleşmeyi tercih etti. Ancak bu dönemde şiddetin ne kadar yayınlaştığına ilişkin istatistik bilgimiz yok. M.S. birinci bin yılda savaş, şiddet ve bunun sonucunda ölümler daha çok Çin'de yaşandı. Han İmparatorluğunun zayıflaması ve çöküşünün ardından 3 Krallık dönemi(M.S. 184-280) denilen politik kaos dönemi; savaşlar, açlık ve salgın hastalıkların milyonlarca insanın ölümüne yol açtığı bir dönem olmuş. Ancak bu ölümler çoğunlukla doğrudan şiddet ve savaş sonucu değil açlık ve salgın hastalıkların sonucu olarak ortaya çıkmış. Aynı şekilde Tang Hanedanlığının zayıfladığı ve An Luşan ayaklanmasının yaşandığı 755-763 yılları arasında da ağırlıkla kıtlık sonucu olarak 13 milyon insanın öldüğü tahmin ediliyor. Bu dönemde Hindistan ise göreli olarak barış içinde zenginleşmiş ve dünyanın en zengin bölgesi haline gelmiş, ilk üniversite burada kurulmuş.
İlk imparatorlukların ortaya çıkışıyla birlikte gelişen ve son döneminde özellikle Roma İmparatorluğuyla yoğunlaşan bin yıllık şiddet patlamasına benzer bir şiddet dönemi son bin yılda Haçlı seferleriyle başlamış. Haçlı seferlerinin en iyimser tahminle bir milyon insanın ölümüne yol açtığı tahmin ediliyor. Bunun ardından da Moğolların tüm Avrasya’ya yayılan savaşları milyonlarca ölüme yol açmış. 160 yıla yayılan bu savaşların yol açtığı ölümlere ilişkin tahminler 20 ile 60 milyon arasında değişiyor. O dönemin nüfusu göz önüne alınırsa bu 2. Dünya Savaşındaki kayıpları kat kat aşan bir katliamlar silsilesi demek. Ardından gelen Timur İmparatorluğu da 36 yıllık bir süreçte 7-20 milyon aralığında kayıba yol açmış. Aynı dönemlerde Avrupa'daki savaşlar ve Hindistan'ı işgal eden farklı güçlerin yol açtığı ölümler Moğolların ve Timur'un yol açtığı katliamların gölgesinde kalmış, ama oralardaki kayıplar da oldukça yüksek.
16. yüzyılın en büyük katliamlarını gerçekleştiren ise İspanya İmparatorluğu. Meksika'da Azteklerle savaşta 10,5 milyon, bugünkü Kolombiya'yı işgal ederken 5,25 milyon, İnkalarla savaşta 7,7 milyon insan kaybına yol açmışlar. Bunların bir kısmı savaşlarda ölenler, daha büyük kısmı ise açlık ve hastalıklardan ötürü ölen insanlar. Yüzyıllık bir süreçte Latin Amerika'nın nüfusunun 40 milyondan 20 milyona düştüğü tahmin ediliyor ki bu tarihin en büyük soykırımı olarak kabul edilebilir. 17. yüzyılda da bu soykırım devam etmiş ve nüfus 10 milyona kadar düşmüş.
İzleyen yüzyıllar da sömürgeciliğin tüm dünyaya yayılmasıyla birlikte dünyanın her tarafında katliamlara yol açan savaşlarla geçmiş. Bu arada Avrupa'da da hegemonya savaşları hem çarpışmalarda hem de kıtlığa yol açarak büyük insan kayıplarına yol açmış. 1618–1648 arasında gerçekleşen 30 yıl savaşlarındaki kayıplar 4.5–8 milyon arasında tahmin ediliyor. Napolyon'un İngiltere'nin hegemonya kurmasını engellemek için yürüttüğü savaşlara ilişkin tahmin ise 4-7 milyon arasında. Avrupa’nın sömürgeci güçleri ulus-devletlere dönüştükten sonra da durum değişmedi. I. Dünya Savaşında 15–22 milyon, II. Dünya Savaşında da 70-85 milyon aralığında insan kaybı yaşandı.
Tüm bu rakamlara ve nerelerde ne boyutta şiddetin yayıldığına baktığımızda bunca katliamın en büyük sorumlusunun imparatorluklar ve onların yayılma çabaları olduğunu görebiliriz. İmparatorluklar ortaya çıktıkça ve güçlendikçe katliamların boyutları artmış. Her ne kadar Asya'da barışçı dönemleri olan imparatorluklar olsa da özellikle Avrupa'da imparatorlukların olduğu her dönemde şiddetin yükseldiği ve yayıldığı net olarak görülüyor. En büyük şiddet patlamaları da imparatorlukların birbiriyle rekabet ettiği ya da birbirlerini yok ettikleri dönemlerde ortaya çıkmış. Bunun belki tek istisnası Çin'de olduğu gibi imparatorlukların kendi içindeki iktidar çatışmalarının yarattığı şiddet.
Sonuç olarak uygarlığın gelişmesiyle ya da modernleşmeyle şiddetin azaldığını iddia etmek asıl sorunu gözden kaçırmak anlamına geliyor. Çünkü sömürgecilik ortadan kalkmadığı sürece tüm dünyayı sarsan yeni şiddet patlamalarının olmayacağını da bilemeyiz.
2 https://ekoloji.org/te-grubu-hakkinda-2/31-komunalizm/189-arkeologlar-indus-uygarliginda
Bu yazı Ekolojik Yaşam dergisinin Barışın Ekolojisi temalı 7. sayısında Mayıs 2025'te yayınlanmıştır
Foto: gijn.org