Toplumsal Ekoloji Grubu
Anasayfa > Makaleler > Genel > Sürdürülebİlİr Kalkınma mı? Yaşam mı?
Çarşamba, 14 Kasım 2018
 
 
Sürdürülebİlİr Kalkınma mı? Yaşam mı? E-posta
Yazar Şadi İdem  
Salı, 02 Temmuz 2002

Dünya Sağlık Örgütü sağlığı, kişinin ruhen, bedenen ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlamaktadır. Buradan hareketle birinin sağlıklı olması demek sadece sakat ya da hastalıklı olmaması demek değildir. Bedeni kadar sosyal ilişkilerinin ve çevre ile ilişkilerinin de sağlıklı olması demektir. Bundan dolayı, pek çok düşünür bir toplumu ya da yaşam biçimini değerlendirirken en iyi göstergelerden birinin sağlık hizmetleri ve sağlık parametreleri olduğunu düşünmektedir. İnsana ve doğaya verilen değer insanların birbirleriyle ve doğal çevreleriyle kurdukları ilişkiler, bu ilişkilerden beslenen ya da beslenmeyen toplumsal, politik ve iktisadi ilişkilerine ve kurumlarına yansır. O yüzden bu yazıda sağlık ve ekolojiyle ilgili sorunlardan yola çıkarak egemen kalkınma anlayışının irdelenmesi amaçlanıyor. 

Yazı üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde küreselleşen kapitalizm çağında yaklaşık 200 yıllık iktisadi bakış açısının şekillendirdiği kalkınma (development ) anlayışının neden olduğu toplumsal ve ekolojik sorunlara kısaca değineceğiz. İkinci bölümde, son yıllarda “sürdürülebilir kalkınma” olarak anılan kalkınma ideolojisinin öncüllerini ve dayanaklarını irdeleyip, özellikle sağlık alanındaki etkilerini inceleyeceğiz. Son bölümde ise özgürlükçü, demokratik ve ekolojik yönelimli bir toplumda/dünyada kalkınmanın hangi dinamikler ve değerler üzerinden şekillendirilmesi gerektiği konusundaki fikirlerimizi genel olarak ifade etmeye çalışacağız.

Bugünkü Manzara

Gerek dünyada gerekse Türkiye’de giderek büyüyen ve baş edilemeyecek boyutlara ulaşan toplumsal ve ekolojik sorunlarla yüzyüze yaşamaktayız. Dünyanın gelir üretimi yıldan yıla artarken ekonomideki bu büyüme, bir yandan yoksulların sayısında artışa neden olmakta öte yanda giderek sayıları azalan ayrıcalıklı bir azınlığın gelirlerini arttırmaktadır. Söz konusu olan sadece sistemin biteviye yoksulluk üretmesi de değildir. Yoksulluğun artmasının yanında, yoksulluğun ve sefaletin doğurduğu sağlıksız yaşam koşulları, insanlığı ve uygarlığın kazanımlarını yok edebilecek ekolojik krizle iç içe geçmekte ve her yeri sarmaktadır.  Örneğin, 1998 yılında dünyanın geliri 28,8 trilyon dolar iken 1999’da 30,2 trilyon dolara yükseldi. Dünya Bankası raporuna göre 1999 yılında dünya ekonomisi yüzde2,7 büyüdü. Bu büyüme döneminde, “yüksek gelirli” diye adlandırılan ve dünya nüfusunun yüzde15’inin yaşadığı 24 ülke, toplam gelirden yüzde78’lik pay alırken; dünya nüfusunun yüzde 40,5’inin (2,4 milyar) yaşadığı düşük gelirli ülkeler ise yüzde 20’lik bir pay aldılar. Zengin ülkelerde kişi başına düşen gelir 25.730 doları bulurken düşük gelirlilerde bu rakam 410 dolar oldu. Aradaki fark 1530 kattır. Alt ve orta gelirlilerin yer aldığı “güney” ülkelerinde kişi başına gelir 1240 dolar ve zenginlerle arasındaki fark ise 21 kattır. Tabii ki güney ülkelerinde de bölgeden bölgeye farklılıklar mevcut. Latin Amerika’da kişi başına düşen gelir 3840 dolar iken Afrika ülkelerinde 500 dolara kadar düşüyor(1). Bu tablo ülke ve bölge bazında olmasına rağmen ülkeler içindeki gelir eşitsizliğini maskeleyebilmektedir. Örneğin gelişmiş/sanayileşmiş ülkelerin geliri dünya ülkelerine göre yüksek olmakla birlikte bu ülkelerde binlerce insanın evsiz kaldığını ve sosyal güvenceden yoksun yaşadıklarını göz ardı etmememiz gerekmektedir. Örneğin ABD’de nüfusun en zengin yüzde 20’si, gelirin yüzde 45,2’sine el koyarken; en yoksul yüzde 20, yüzde 4,8’lik gelirle geçiniyor. Ve halen dünyada günde 2 doların altında gelirle yaşayanların sayısı 3 milyarı bulmakta(2).  Aynı şekilde yoksul ülkeler diye anılan “güney dünyasında”da belirtilen ortalama gelirin büyük bir kısmı küçük bir azınlığın elinde toplanmaktadır. Böylece zenginle yoksul arasındaki gelir uçurumu büyük bir hızla açılmaktadır.1960 yılında dünya nüfusunun en zengin yüzde 20’sinin geliri, en yoksul yüzde 20‘sininkine  göre 30 kat daha fazlaydı. 1997 yılında aradaki fark 74 kata çıktı(3). Tüm bu ve benzeri veriler dünya ekonomisinin giderek büyümesine rağmen yoksulların konumunun daha iyiye değil daha kötüye doğru gittiğini göstermektedir. Bu da, egemen kalkınma ideologlarının “küreselleşme herkese zenginlik getirir” iddiasını yalanlayan gerçek kanıtlar olarak, tüm çıplaklığıyla karşımızda durur.

Bir de olayın ekolojik yıkım boyutu var ki, insanın ve karmaşık yaşam biçimlerinin varolma koşullarını tehlikeye sokacak düzeye doğru korkunç bir hızla ilerlemektedir. Gelişmiş/sanayileşmiş ülkeler, İMF ve Dünya Bankası gibi Breton Woods kuruluşları tarafından geri kalmış ülkelere dayatılan ilerleme/kalkınma modeli, sanayileşmeyi körükleyerek toplumsal olduğu kadar doğal çevrenin de yıkımını arttırmaktadır. Yoksulluğun, sosyal problemlerin yeteri kadar kalkınmamış olmaktan kaynaklandığını ileri süren egemen kalkınma ideologlarına göre, az gelişmiş ülkeler büyük bir hızla sanayileşirlerse tüm bu problemler kısa sürede çözebileceklerdir.

Gelişmekte olan piyasa ekonomisine sahip bölgeler (Doğu Avrupa, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika'nın bazı bölgeleri) yükselen enerji talebi ve endüstrileşme kaynaklı doğanın tahribine bağlı hava, su ve topraktaki kirlenme sonucu ciddi sağlık problemleriyle yüz yüze yaşamaktadırlar. Neoliberalizmin hakim olmaya başladığı 1980-1990 yılları arasında dünya ormanları yüzde 2 oranında bir azalma yaşamış, bu azalmanın neredeyse tamamı yine gelişmekte olan ülkelerde gözlenmiştir. Dünyadaki biyoçeşitliliğin yüzde 80'inden fazlasını oluşturan ve Latin Amerika, Karayipler ve Asya'da bulunan ülkelerde yaşanan biyoçeşitlilik kaybı kritik düzeye yükselmiştir. Ayrıca dünya nüfusunun yaklaşık 1/3’lük bölümü (1,7 milyar insan) sağlıklı içme suyundan yoksundur. Ve 21. yüzyılın başlarında dünya nüfusunun 1/4'lük bölümünün daha kronik su kıtlığı ile karşı karşıya kalacağı öngörülmektedir(4).

Görüldüğü gibi gelişmekte olan ülkeler endüstrileşme kaynaklı çevre sorunlarını yoğun olarak yaşamakla birlikte oluşan olumsuzlukların etkisi küresel boyuttadır. Gelişmekte olan ülkelerin sanayileşmiş ülkeleri yakalamak için yaptıkları “sanayileşme hamlesi” neoliberalizmin küresel kurumları ve çevrelerinin dayattığı serbest piyasa kurumlarının yeniden yapılandırılmasıyla gündeme getirilir. Yapısal uyum yasaları olarak öne sürülen politikalar, sermayenin daha fazla ve rahat büyümesi için önündeki tüm engellerin teker teker ortadan kaldırılmasını gerektirir. Ücretler enflasyondan arındırılır, temel sosyal hizmetlere kamudan ayrılan pay kısılır, eğitim ve sağlık her insanın koşulsuz olarak ulaşması gereken temel hak olmaktan çıkarılıp piyasanın kurallarına tabi kılınır. Tüm bu uygulamaların amacının yoksulluğu ortadan kaldırmak olduğu iddia edilir. Böylelikle Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın yoksul ülkeleri için ekonomik kriz ekolojik krizle iç içe geçer.

BM verilerine göre dünyanın yoksul bölgelerinde her yıl 500 milyon insan kuraklık, seller, erozyon, tarımın sadece dışsatıma yönelik olarak değiştirilmesi, vb. çevresel nedenlerle ülkelerinden göç etmek zorunda kalmaktadırlar. Tüm bu olumsuzlukların kaynağının yaklaşık 200 yıldır hüküm süren iktisadi bakış açısından beslenen egemen kalkınma / ekonomik büyüme anlayışında aranması gerektiğini düşünüyorum.

Egemen kalkınma anlayışı ve sağlık

Yaşadığımız küresel kapitalizm çağında yoksul daha yoksul zengin daha zengin hale geliyor; gelir adaletsizliği giderek artıp, yoksulluk küreselleşiyorken ekolojik problemler geri dönüşümsüz şekilde ilerliyor. Tüm bu olumsuzluklar diğer alanlarda olduğu gibi  çarpıcı olarak sağlık problemlerinde daha açık olarak kendini gösteriyor. Örneğin bebek ve 5 yaş altındaki çocuk ölümleri artıyor, çocukların ve annelerin aşılamalarındaki yetersizlikler, sağlıklı içme sularının yokluğu, denizlerin ve atmosferin kirlenmesi, sosyal harcamaların kısılması ile sağlık problemleri daha da derinleşiyor(5).

Dünyanın herkese yetecek kadar mal ve hizmet ürettiği bir dönemde hala milyarlarca insan günde 1 doların altında yaşıyor; milyonlarca insan temiz suya erişmekte sorun çekiyor ve/veya evsiz ise neyin yanlış olduğunun sorulması ve yanıtlanması gerekmektedir. Bize göre bunun nedeni 200 yıldır egemen olan kalkınma anlayışımızın altında yatmaktadır. Her şeyin piyasaya endekslendiği, alınıp satılabilir metalara dönüştürüldüğü bir sistemde, insan ve doğa da pazara çıkarılıyor. Böylece insan sağlığı ya da ekolojik dengeler piyasadaki değerine göre pazarlanıyor. Piyasadaki her şey gibi sağlık da “sektörleşiyor” ve sağlık hizmetlerine erişim temel insan hakkı olmaktan çıkarılıp pazarın vahşi ellerine teslim ediliyor.

Egemen kalkınma ideolojisinin özündeki iktisadi ideolojiyi algılamadan günümüz problemlerine sağlıklı olarak anlayıp gerçek çözümler üretemeyeceğimizi düşünüyorum. Bu bölümde egemen kalkınma ideolojisinin temel argümanlarını ele alıp, sağlık üzerindeki etkilerini mercek altına almaya çalışacağım.

İlk olarak, ekonomik büyüme ile kalkınmanın / gelişmenin aynı şeyler olmadığını belirtmekte yarar var. Egemen ekonomik kalkınma anlayışında toplumların gelişimi ekonomik büyümeleriyle ölçülür. Kişi başına gayri safi mili hasıla (GSMH) ile değerlendirilip, bir hiyerarşiye tabi tutulur: gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, az gelişmiş ülkeler gibi. Bu sınıflamaya göre kişi başına GSMH yüksek olan ülkelerin insanları daha gelişmiş ya da kalkınmış olarak kabul edilirken, kişi başına GSMH düşük olanlar gelişmemiş ya da az gelişmiş, gelişmekte olan ülkeler olarak değerlendirilir. Böylelikle yaşam standardı ya da yaşam kalitesi ekonomik bir kategori olan GSMH ile ölçülür(6). Oysa bu çoğu kez doğru değildir. Örneğin, Sri Lanka ile Zimbabwe 600 doların altında kişi başına GSMH’ya sahip ülkelerdir. Ama bu iki ülke çocukların yüzde 90’ına en azından dört yıl ilkokul eğitimi sağlayabilmektedir. Buna karşılık kişi başına GSMH’sı 3000 dolara yakın olan Brezilya’da bu oranın yarısına bile ulaşılamamıştır. Guatemala’da çocukların yüzde 30’u malnütrisyonluyken(7), ekonomik olarak ondan yalnızca biraz daha iyi durumda olan Paraguay’da malnütrisyonlu çocuk oranı yüzde 5’tir. Vietnam’da kişi başına GSMH 240 dolardır; ama Vietnam’daki çocuk yaşatma oranı, GSMH’sı ondan yedi kat daha fazla Cezayir’dekinden daha yüksektir. Benzer bir biçimde, dünyanın yoksul ülkelerden birçoğu yüzde 80 bağışıklama kapsamı hedefine ulaşırken, daha “varlıklı” bazı ülkeler bu oranın altında kalmışlardır(8). Görüldüğü gibi ülkelerin gelişimindeki asıl belirleyici öğe kişi başına düşen GSMH değildir.

Ekonomi, yaşam kalitesini belirleyen önemli bir öğe olmasına rağmen hiçbir zaman tek başına belirleyici değildir. Hatta yaşam kalitesini ölçecek, her yerde geçerli olabilecek parametreleri belirlemek dahi oldukça zordur. Zira yaşam kalitesi toplumdan topluma, kültürden kültüre değişebilmektedir. Belki burada şunu söyleyebiliriz ki, insanların sağlıklı yaşamalarını güvenceye alacak ekonomik ve toplumsal koşulları temin etmekle ancak, yaşam kalitesinden bahsedilebilecektir. Oysa egemen ekonomik kalkınma anlayışında, öncelik insanların yaşam kalitesinde değil sermaye birikimine olan katkılarında aranmaktadır.

Egemen ekonomik kalkınma anlayışının temel argümanlarından bir diğeri, ekonomik büyümenin otomatik olarak ekonomik, sosyal hatta ekolojik problemleri çözebileceği mitidir. Oysa Üçüncü ve Dördüncü Dünyadaki gelişmelere bakıldığında bu fikrin de gerçeklerle örtüşmediği kolayca görülebilecektir. Örneğin Üçüncü Dünya’da 100 milyonlarca hektar ekili alan bulunduğu halde oralardan elde edilen ekin zengin ülkelere cüzi bir değer karşılığı ihraç edilirken, o ülkelerin insanlarının çoğu açlık çekmektedir(9). Açlık küresel kapitalizm çağında sistemin yarattığı en büyük sosyal problemlerden biridir. 20.yy’da gıda üretimi, ikiye katlanan dünya nüfusundan daha hızlı bir tempoda arttığı halde açlık problemi de giderek artmıştır. Dünyada yetersiz beslenen insanların sayısının gelişmekte olan ülkelerde 777 milyon, geçiş dönemindeki  ülkelerde 27 milyon, gelişmiş ülkelerde ise 11 milyon olduğu tahmin ediliyor. Özellikle Aşağı Sahra Afrika’sında ve Güney Asya’daki çocuklarda yetersiz beslenme çok yaygın. Beş yaşın altındaki yüz elli altı milyon çocuk yeterli protein alamıyor ve yaklaşık 177 milyon çocukta yetersiz beslenmeye bağlı gelişme geriliği mevcut. Bunun yanı sıra gelişmekte olan ülkelerde yenidoğan bebeklerin yüzde 17’sinde doğum öncesi gelişme bozukluğu görülüyor; bu da gebe kadınların yetersiz beslenmesinin bir sonucudur(10). Aynı şekilde ABD’de bütün çocukların yüzde17’si, yani 12 milyon çocuk yeterince yiyecek bulamadan büyümektedir. Benzer şekilde Afrika ve Güney Asya ülkelerindeki 5 yaşından küçük çocukların yüzde 30’u ya da daha fazlası yeteri kadar beslenmemeye bağlı ileri ya da orta düzeyde bodurlukla karşı karşıyadır(11).

Benzer şekilde 1990’lı yıllarda en hızlı büyümenin tespit edildiği Doğu Asya Pasifik ve Güney Asya ülkelerindeki(12) 5 yaş altı çocuk ölüm hızlarına baktığımızda, Doğu Asya Pasifik ülkelerinde bu oranın sanayileşmiş ülkelerdeki oranın 8 katı iken (binde 45), Güney Asya ülkelerinde ise 17,5 kat daha yüksek olduğunu görürüz. Benzer şekilde 1 yaş altındaki bebek ölüm oranı da az gelişmiş ülkelerde sanayileşmiş ülkelerdekinden yaklaşık 17 kat daha yüksektir. Ayrıca beslenmenin yetersizliğine bağlı bodurluk, düşük doğum ağırlıklı bebeklerin oranı,- ki bu parametre, annelerin beslenmesinin yetersizliğinin de bir göstergesidir- gibi temel sağlık parametreleri Güney Asya ülkelerinde oldukça yüksektir(13).

Egemen ekonomik kalkınma anlayışının temel argümanlarından bir diğeri, “Trickle down” mekanizmadır. “Trickle down” mekanizmasına göre sermayenin birikmesiyle elde edilecek zenginlik toplumun her kesimine “eşit oranda” dağıtılıp, eşit yarar sağlamaktadır. Bu mekanizma bir ülke için kullanılabileceği gibi, ölçeği genişlettiğimizde dünyadaki diğer ülkeler ve bölgeler için de kullanılabilir. Oysa “Trickle down” tezini çürütecek pek çok kanıta kolaylıkla ulaşılabilir. Örneğin, sanayileşmiş ülkeler yılda yüzde 2.4, az gelişmiş ülkeler yüzde 2.8 kişi başına GSMH artışı sağlamalarına rağmen, fakir ülkelerde kişi başına yıllık gelir artışı 7 dolar  iken, zengin ülkelerde kişi başına yıllık gelir artışı 270 dolardır. Görüldüğü gibi yaratılan zenginlik zengin ülkeleri daha zengin yaparken fakir ülkelerle aradaki gelir uçurumunu arttırmaktadır. Bu adaletsiz dağılım yoksul ülkeler arasında olduğu kadar zengin ülkeler için de geçerlidir. Örneğin ABD’de 1960 ile 1988 arasında gerçek GSMH yaklaşık iki katına çıktığı halde, aynı dönemdeki yoksulluk hızında bir düşüş gözlenmemiştir. Benzer şekilde Avustralya’da 1980’ler boyunda kişi başına ulusal gelir belirgin olarak arttığı halde, yoksulluk sınırının altındaki nüfus yaklaşık yüzde 50 artmıştır(14).

“Trickle down” mekanizmasının sağlık parametrelerindeki yansımasına göz attığımızda da benzer bir eğilimle karşılaşırız. Şöyle ki, 1990’lı yıllarda en fazla büyüme hızına sahip olan Doğu Asya Pasifik ve Güney Asya ülkelerindeki 5 yaş altındaki çocuk ölüm hızı  sırasıyla yıllık yüzde 21 ve yüzde 18 azalırken, sanayileşmiş ülkelerde yıllık yüzde 33 oranında azalmıştır. Gelişmekte olan ülkelerde ise yıllık sadece yüzde11,7 oranında bir düşme gerçekleşmiştir(15). “Trickle down” mekanizmasını savunanlar genel olarak ekonomik büyümenin sosyal, ekonomik hatta ekolojik problemlerin çözümü için gerekli olduğunu ileri sürerler. Ve onlar için tüm bu problemlerin tek çözümü ekonomik olarak daha fazla büyümedir. O yüzden az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin karşılaştıkları problemlerin kaynağının yeteri kadar büyümemelerinden kaynaklandığı iddia edilir. Ve daha fazla büyüyüp sanayileşmiş ülkeler gibi olurlarsa ancak, sorunlarından arınabilecekleri salık verilir. Bu yüzden daha fazla büyümek için daha fazla krediye ve dış borca girmeleri gerektiği, bütçelerini denkleştirmek için temel sosyal hizmetlerden daha fazla tasarruf etmelerinin elzem olduğu ve tabii ki daha fazla sanayileşmeleri gerektiği salık verilir. Ted Trainer bu mantığı şöyle formüle ediyor: “Şişmanlık sorunumu çözmeye yardım edecek egzersizi daha çok yapabilmek için, çok fazla enerjiye ihtiyacım var, o yüzden daha çok yemeliyim.”(16). 

Daha çok yemeye ve daha çok büyümeye endeksli bu bakış açısı yoksulluğu ve ekolojik problemleri yıldan yıla artırırken, Güney ülkelerinin dış borç yüklerini arttırıp sağlık, eğitim gibi temel sosyal hizmetlere ayrılan kaynakları kemirmektedir. 1998 yılında, daha önce eşi görülmemiş bir küresel zenginlik ortamında, Dünya Bankası tahminlerine göre yarım milyarı aşkın bölümü çocuk olmak üzere 1.2 milyar insan günde 1 dolardan az gelirle yoksulluk içinde yaşarken, en yoksul ülkelerde, eğitime, sağlığa ve altyapının geliştirilmesine harcanabilecek kaynaklar gelişmiş / sanayileşmiş ülkelere, Dünya Bankası, IMF ve diğer kredi kuruluşlarına dış borç ödemesi olarak akıtılmıştır. Bu borçların toplamı 2 trilyon doları bulmaktadır. Ve bu oran yıldan yıla katlanarak büyüyor. Güney Dünyası’nın 1998’de yarattığı gelirin 6.260 milyar dolar olduğu düşünülürse, bu ülkelerin gelirlerinin yüzde 41’i büyüklüğünde dış borç yükü altına girdiği görülüyor(17). Dış borç ödemelerine ayrılan pay ne kadar artarsa o ülkede temel sosyal hizmetler için ayrılan pay o oranda azalmaktadır. Örneğin Tanzanya bütçesinin yüzde 50’si dış borç ödemelerine giderken sosyal hizmetler için ayrılan pay yüzde 10’da kalmaktadır. Bugün Tanzanya’da beş yaşından önce ölen çocukların yüzde 80’i daha hastaneye bile gidemeden evlerinde can vermektedir. Koruyucu hekimliğe ve sosyal hizmetlere ayrılan pay azaldıkça malnütrisyon (yetersiz beslenme), solunum yolu hastalıkları, ishal, kızamık ve diğer önlenebilir hastalıklardan korunma oranları düşmekte ve çocuklar önlenebilir hastalıklardan kaybedilmektedir. Örneğin tetanoz, önlenmesi en kolay ve en ucuz hastalıklardan biri olduğu halde, her yıl 600 bin bebek ve 50 bin anne tetanozdan ölmektedir. 1990-1992 yılları arasında tetanoz aşılamalarında gerileyen ülkelere baktığımızda ağırlıklı olarak bu ülkelerin, Güney ülkeleri olduğunu görebiliriz. Böylelikle daha fazla büyümek için koruyucu hekimlik ve sağlık hizmetlerinden peyderpey vazgeçilir. Kısaca temel sosyal hizmetler büyümeye feda edilir demek yanlış olmaz(18). Bunun yanı sıra, günümüzde dış borç dışında, sosyal hizmetlere ayrılması gereken payın altını oyan en önemli harcama kalemini “silahlanma” oluşturmaktadır. Örneğin, 2000 yılı itibariyle dünyada toplam silahlanmaya harcanan paranın sadece yüzde birinden daha azı eğitime harcansaydı, dünyadaki her çocuk okula gidebilirdi. Ayrıca bir adet denizaltının maliyeti ile dünyadaki tüm çocukları aşılamak mümkün(19). Ancak ne yazık ki; yalnızca geçtiğimiz on yıl içinde savaşlar yüzünden 2 milyon çocuk katledilmiş, 6 milyon çocuk yaralanmış ya da ciddi biçimde sakat kalmış, 12 milyon çocuk da evinden barkından olmuştur(20). Unicef’in Dünya Çocuklarının Durumu 2001 raporuna göre, çıkan çatışmalarda ölen ya da yaralanan insanların yüzde 80-90 kadarı, çoğunlukla çocuklar ve anneler olmak üzere sivillerdir.

Benzer şekilde Türkiye’de de toplam sağlık harcamaları içinde koruyucu sağlık hizmetlerine ayrılan pay, 1992’de yüzde 2.2’den 1996’da yüzde 0.9’a gerilemiş, 1998’de de yüzde 0.8 olarak gerçekleşmiştir. Koruyucu hizmetler bağlamında ele alınabilecek olan belediyelerin su ve kanalizasyon yatırımlarında da ciddi bir gerileme vardır. 1980’de yüzde19.2 olan belediye su yatırımları, 1994’de yüzde1.9’a düşmüş, 1997’de yüzde 6.2 olmuştur. Aynı dönemde belediye kanalizasyon yatırımları oranı yüzde 5.8’den yüzde 0.9’lara kadar düşmüştür. 1997 itibariyle bu oran yüzde1.5’dur. Özellikle su ve besinle bulaşan bulaşıcı hastalıklar konusunda, en önemli sorunlardan birini bu oluşturmaktadır(21).

Türkiye’de 1998 itibariyle bebek ölüm hızı, binde 42.7’dir. Ancak bu ölçüt, ülkenin tüm yörelerinde aynı olmadığı gibi, en yoksul yüzde 20’lik grupta bebek ölüm hızı binde 99’ken, en zengin yüzde 20’lik grupta bu oran binde 25.4’e kadar geriliyor. Aradaki fark yaklaşık 4 kattır. Beş yaş altındaki çocuk ölüm hızı açısından bakıldığında ise, en zengin ve en yoksullar arasındaki farkın 4.6 kata çıktığı görülmektedir(22).
Beslenme bozukluğuna bağlı boy kısalığı (bodurluk), ülkemizde 0-5 yaş grubunda yüzde 16.0 oranındayken(23), en yoksulların çocuklarında yüzde 36.3 olan bu oran, en zenginlerin çocuklarında sadece yüzde 4.3’dür. Beslenme bozukluğuna bağlı düşük ağırlıklı çocuklar yönünden de, zengin-yoksul farkı, belirgindir. En yoksulların çocuklarının yüzde 22.1’i yaşlarına göre beklenen kilolarının altındayken, bu durum en zenginlerin çocuklarında yüzde 3 oranındadır.

Doğum öncesi bakım, doğumun risklerini azaltmak açısından en önemli hizmetlerin başında gelmektedir. Ülkemizde her 100 kadından 31.5’inin doğum öncesi bakım almadığı saptanmıştır. Doğum öncesi bakım almayan en yoksul yüzde 20’lik gelir dilimindekiler yüzde 67.1’dir. Bakım almayanların oranı, en zengin yüzde 20’lik grupta ise yüzde 7.8’dir(24).

Ülkemizde 12-23 aylık çocukların yüzde 54.3’ü tam aşılı değildir. Bu oran, son 5 yıl içinde artmıştır(25). Tam aşılı olmayan çocuk oranı, 1993 yılında, en yoksul yüzde 20’lik gelir diliminde yüzde 59.3’ken, en zengin yüzde 20’lik dilimde bu oran yüzde 18.1’dir. Hiç aşı olmamış çocuk oranı en yoksullarda yüzde 7.7, en zenginlerde ise yüzde 1’dir.

Yukarıda da görüldüğü gibi egemen kalkınma anlayışının sağlık parametreleri üzerindeki etkisi gün geçtikçe daha da ağırlaşmaktadır. Temel insan hakkı olarak herkesin ücretsiz olarak erişmesi gereken sağlık hizmeti neoliberalizmin vahşi pençeleri arasında can çekişmektedir. Her şeyin piyasadaki fiyatına göre değerlendirildiği günümüzde, yaşama dair her şey de kapitalizm mantığı içerisinde iktisadi bakış açısıyla şekilleniyor. Ne yazık ki küresel kapitalizme karşı olduğu iddiasını taşıyan pek çok muhalif kesimin de, bu iktisadi bakış açısının içinde eridiğini görmek mümkün. Oysa asıl mesele, tam da yaşama dair her şeye büyük bir hızla sirayet eden iktisadi ideolojiyi kavramaktan ve ona karşı mücadele etmekten geçiyor.

Kalkınmayı yeniden tanımlamak

Eğer özgürlükçü, demokratik ve ekolojik yönelimli bir toplum ve dünyayı amaçlıyorsak, ilk olarak kalkınma ideolojisinin özünde yatan iktisadi ideolojiyi reddetmeliyiz. Tabii ki bu reddediş kalkınma anlayışımızı yeniden düşünüp, tanımlamadıkça pek anlamlı olmayacaktır. Bugün her zamankinden daha çok doğayla uyumlu, çeşitlilik içinde birliği temel alan, iktisadi değil etiksel, toplumsal ve insani değerlerle şekillenecek, ekonomik büyümeye değil, tüketim kalitesinden farklı olarak gerçek yaşam kalitesine(26) dayanan, yardımlaşmacı ve özgürlükçü bir kalkınma anlayışına ihtiyacımız var.

Oysa günümüzde “sürdürülebilir kalkınma” adı altında yeşile boyalı kapitalizm ve kalkınma anlayışı yukarıdaki değerleri piyasadaki değerlerine göre ölçmekte. Sanayileşmenin, savaşların ve 200 yıllık ekonomik kalkınma anlayışının neden olduğu toplumsal ve ekolojik problemleri çözmek basit bir “teknik” uygulamadan fazlasını gerektiriyor. Zira tüm bu dev boyutlu sosyal ve ekolojik problemlerin kaynağı sadece kapitalist ilişkiler değil, kapitalist ilişkilerin de büyüyerek bağrından çıktığı hiyerarşik sistemler ve tahakküm ilişkileridir. Meseleyi bu perspektiften ele almazsak geçmişte yaşanan deneyimlerin tuzağına kolayca düşebiliriz. Mesele basitçe bir toplumun iktisadi ilişkileriyle sınırlı değildir. Asıl mesele bu iktisadi ilişkileri doğuran hiyerarşik yapılanmalar ve tahakküm ilişkileriyle şekillenen toplumsal, etiksel ve politik ilişkiler yumağıdır.  O yüzden toplumu iktisadi olarak ele alıp açıklayan, toplumların ya da kültürlerin gelişiminin doğal yasalar gibi “iktisadi yasalara” tabi olduğu inancından beslenen ve toplumları buna göre mertebelendiren Marksist ya da liberal tüm “iktisadi ideolojileri” reddetmeden önümüzü görebilmemiz mümkün değildir.

İktisadi ideolojiyi eleştirmek ve reddetmek “ekonomiyi” reddetmek demek değildir; ekonominin toplumsal ilişkilerin ötesinde kendi hareket yasalarıyla hareket ettiği, toplumdan özerk olduğu fikrini reddetmektir. Bu iktisat ideolojisi ister liberal ister Marksist olsun iktisadı toplumun temeli olarak kabul eden tüm görüşlere yataklık eder. Egemen kalkınma anlayışında hatta onu eleştiren kalkınma kuramlarında dahi bunun izlerini görmek mümkündür. Neo-klasik ve liberal kalkınma anlayışlarına muhalif olan Marksist /neo-Marksist ya da bağımlılık teorilerinin de aynı iktisadi bakış açısıyla malul oldukları görülüyor(27). Her ne kadar kalkınma sorununu “az gelişmiş” ülkelerdeki kalkınma sorununu asli mesele olarak kavrayıp, yeni açılımlar getirseler de tüm bu kalkınma anlayışları, egemen kalkınma anlayışını temel alan ve kalkınmayı doğrudan eleştiren argümanlardan uzaklardır. Ne yazık ki, bu anlayışlar egemen kalkınma nosyonunu analizlerinin temeline oturtmadıkları gibi, “kalkınma” sorununu daha çok yeteri kadar “sanayileşememek”, “ekonomik olarak büyüyememek” sorunlarına indirgemektedirler. “Kalkınmanın” bugünkü dinamiklerinden çok “az gelişmişliğin” içinde bulunduğu “kalkınamamanın” nedenlerini araştırmaktan öteye pek geçememekteler. Kalkınma sorunu az-gelişmişlik / gelişmişlik, sanayileşme / sanayileşememe, merkez / çevre kavramları ekseninde tahlil edilip, asıl meseleye pek dokunulmamaktadır. Oysa kanımca asıl mesele, kalkınmanın “iktisadi bakış açısıyla” tanımlanmasının ne kadar doğru olduğudur? Kalkınma sorununu sadece iktisadi-teknik bir olguymuş gibi ele almak ne kadar doğrudur? Ya da şöyle söyleyelim: Egemen kalkınma anlayışının özündeki “iktisadi ideolojiyi” ve dayandığı kökleri ele almaksızın gerçekten “alternatif bir kalkınma” perspektifi yaratabilmek mümkün müdür?

Geleneksel kalkınma anlayışının köklerini modernizmin doğrusal ilerleme nosyonuna kadar götürmek mümkündür(28). Toplumların belli bir “evrimleşme” çizgileri olduğu, bu evrimleşme sürecinden tüm toplumların geçmeleri gerektiği fikri, antropoloji yazınını etkilediği gibi iktisadi ve politik yazını da etkilemiştir. Bu görüşe göre toplumlar ve kültürler şematik olarak varsayılan toplumsal evrim basamaklarına göre bir hiyerarşiye tabi kılınır: bu hiyerarşik piramidin tepesinde “uygarlaşmış” Batı Avrupa ülkeleri bulunurken piramidin aşağısında, ‘aynı yolun yolcusu olarak kabul edilen’ barbar toplumlar ve ilkel toplumlar bulunur. Bu fikre göre uygarlaşma yolunda en üst basamakta olan Batı Avrupa ülkelerine ulaşabilmek için Güney ülkelerinin de tıpkı Kuzey ülkeleri gibi belli başlı toplumsal evrim basamaklarını atlaması gerekmektedir: Daha fazla sanayileşmek ve serbest piyasa mekanizmasını toplumun tamamına yaymak gibi şartlar da uygarlık yolunun parkelerini oluşturur. Bu tip bir uygarlık yolunda kültürler ve yaşam tarzları piyasa ilişkilerinde yeniden biçimlendirilip tek tipleştirilir. Böylelikle kapitalist ilişkiler doğanın çeşitliliğini yok ettiği gibi, kültürlerin ve yaşam biçimlerinin çeşitliliğine de tahrip eder.

Bilindiği gibi, egemen kalkınma anlayışı II. Dünya Savaşının ardından büyük bir hızla gündeme geldi. Ve son 50 yılda onarılmaz toplumsal ve ekolojik problemler yarattı. Son yirmi yıldır ise neoliberalizm egemen tek ideoloji olarak varlığını sürdürürken, ironik bir şekilde, tarihin sonu tezleri, mavi gezegenin yaşamının da sonuna yaklaşıldığının kanıtlarıyla çakıştı. Yoksulluk, açlık, sefalet çığ gibi büyürken denizlerin, tatlı su kaynaklarının kirlenmesi, toprağın verimsizleşmesi, atmosferdeki gaz emisyonlarının dengesinin bozulması, küresel ısınma, kıtlık, seller ve tufanlar da epeydir kapımıza dayanan küresel ekolojik krizin çanlarını çalıyor.

“Büyü ya da öl” dinamiğiyle hareket eden, asli amacı sermaye birikimini arttırmak olan kapitalizm, dayattığı yaşam biçimi ve üretim ilişkileriyle de bir krize girdi. Ancak bu kriz ekonomik kaynaklı olmaktan çok “dış kaynaklı” bir krizdir. Kapitalizm büyümeye devam ettiği halde doğal çevre uzun zaman önce bu büyümeye artık dur demek gerektiğinin sinyallerini vermeye başlamıştı bile. Bu gidiş yeryüzündeki karmaşık yaşam biçimleriyle birlikte insanlığın ve yaratılan tüm kazanımların yok olacağı eşiğe doğru ilerliyor. Bu gerçeği gören (!) ancak daha fazla kar elde etmek ve sermayeyi büyütmekten de vazgeçmeyen kesimler, 1992’de Rio Zirvesi’nde yeni bir kavram ortaya attılar: Sürdürülebilir Kalkınma. En genel anlamıyla, bu kavramla günümüz ve gelecekteki ekonomik gelişmenin dünya kaynaklarının korunması ile uyum halinde olması gerektiği ileri sürülüyordu. Böylelikle, özde egemen kalkınma anlayışı ve ekonominin şu anki dinamikleri hiç sorgulanmadan, sadece “doğal kaynaklar”a biraz daha saygılı bir ekonomik büyüme savunulmuştur. Burada doğa, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde üretim maliyetine eklenen bir kalem olup, “doğal kaynaklar deposu”na indirgenmektedir. Sonuç itibariyle sürdürülebilir kalkınma var olan egemen kalkınma anlayışının, kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin sürekliliğini sağlamak anlamına gelmektedir.

Dünya Bankası’ndan Thomas Kirschning(29) ‘süreklilik’ ya da ‘sürdürülebilirlik’ diyebileceğimiz sihirli kavramı şöyle yorumluyor:

“İngilizcesi ‘sustainability’ olan süreklilik Almanya’da önceleri kerestecilik endüstrisinde kullanılırdı. Zaman içinde belli bir bölgede sadece yenisi yetişebilecek sayıda ağacın kesilmesi, anlamına gelirdi. Bu kavram 1987 yılında eski Norveç başbakanlarından Gro Harlem Brundtland başkanlığındaki Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından, çevreyle uyumlu sürdürülebilir kalkınma ve refah artışının kısa tarifi olarak lanse edilmişti.”

Oysa önümüzde sermaye birikimi ve daha fazla kar elde etmek dışında hiçbir kriteri olmayan “büyü ya da öl” şiarıyla hareket eden, hiçbir etiksel, insani kaygı taşımayan bir sistem var: Kapitalizm. Kapitalizmi eleştirmeden ve özündeki bu dinamikleri anlamadan önümüze sürülen “sürdürülebilir kalkınma” kavramını sağlıklı olarak anlayamayacağımızı düşünüyorum. Türkel Minibaş’ın(30) ifade ettiği gibi,

“Sürdürülebilir kalkınmanın amacı maksimum kâr hedefi için kaynakların sürdürülebilirliğidir. Doğal kaynaklar, madenler, SİT alanları, ören beldeleri ölçülebildikleri; açık deyişle fiyatlandırılabildikleri ölçüde sistem için önemlidir. Bergama'daki antik tiyatro, antik hastane ya da Hasankeyf'teki antik kent fiyatlandırılabildiği ölçüde yaşama şansına sahiptir.”

Önümüzde duran ve bize “yeşil tepside” sunulan sürdürülebilir kalkınma örtüsünü kaldırdığımızda “yeşile boyalı kapitalizm” ile karşılaşırız. Bugün bize düşen, bu yeşil örtüyü kaldırıp yeşil kapitalizmin gerçek yüzünü ortaya sermektir. 21.yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda yaklaşık 1,5 milyar insanın günde bir dolardan az parayla yaşadığı; 800 milyon insanın yetersiz beslendiği; 850 milyonunun okur-yazar olmadığı; 2.5 milyar insanın temel sağlık hizmetlerinden yoksun olduğu; 3.3 milyarının temiz suya, 1.5 milyarının ise içme suyuna ulaşamadığı; her yıl 11 milyon çocuğun önlenebilen hastalıklardan öldüğü bir dünyada yaşıyoruz. Rio Zirvesinden 10 yıl sonra, yani bu yıl gerçekleştirilen Johannesburg Zirvesi’nde çıkarılan bu bilançoya baktığımızda egemen kalkınma anlayışının “yaşamla” bağdaşmadığını, “ölüm yönsemeli” bir zihni yapının ürünü olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.

Toplumsal ekolojiyle birlikte Bookchin’in “birinci doğa”(31) dediği vahşi doğanın da geri dönüşümsüz bir şekilde yok edildiği bir çağda yaşıyoruz. Bu iki kavramı yani birinci doğayı ve ikinci doğayı (insanın içinde olduğu ve yarattığı toplumsal, politik ve iktisadi kurumlarıyla toplumu ve toplumsal ilişkileri, uygarlığın tüm kazanımlarını vd.) bir bütün olarak ele alıp, değerlendirmeden ekolojik ve toplumsal sorunlarımızı anlamakta ve çözmekte yetersiz kalacağımızı düşünüyorum. Artık ne “insan merkezli” çevreci-ekonomist çözümler önümüzü açabilir; ne de “vahşi doğa”yı ilahlaştıran ve insanlığın tüm kazanımlarını (bilim, teknoloji ve uygarlığın diğer kazanımlarını) bulunduğu toplumsal, iktisadi ve etiksel değerler / ilişkiler yumağından ayrı olarak değerlendirip, külliyen reddeden “derin ekolojist”/ “ilkelci” yaklaşımlar bir çözüm oluşturabilir.

Öyleyse özgür, demokratik ve ekolojik yönelimli bir dünya kurulacaksa, böyle bir topluma erişmek için kalkınmayı, ekonomiyi yeniden nasıl tanımlamalıyız? Bu soruya verilecek tek bir doğru yanıt yoktur. Her toplumun ve kültürün kendi özgün dinamikleri ve değerleri içinde bu soruya farklı yanıtlar verilebilir. Ancak bu durum bizi, çıkmaza sokacak bir görececilik batağına çekmemelidir. O yüzden farklı çözüm önerilerinin olabileceğini kabul etmek bizi temel bazı ilkeleri tanımlamaktan alı koymamalı diye düşünüyorum. Kanımca, nasıl bir kalkınma, nasıl bir ekonomi sorularının yanıtını nasıl bir gelecek, nasıl bir toplum/dünya, nasıl bir yaşam biçimi sorularıyla, yani toplumsal ilişkiler kadar insanın doğayla ilişkisini de yeniden özgürlükçü ve demokratik bir tarzda yaratabilmeye yönelik sorularla birlikte ele almalıyız. Ancak bu şekilde, bütünlükçü bir perspektiften yaklaştığımızda, asıl meseleyi insan merkezli “ekonomik büyüme”  ekseninden çıkarıp, toplumsal, politik ve etiksel ilişkilere yöneltebiliriz.

Daha önce de farklı vesilelerle ifade ettiğim gibi, neye karşı olduğumuz kadar, hatta ondan daha da önemli olan neyi, niçin talep ettiğimiz ve bugünden nasıl inşa edeceğimizdir?(32) Yukarıdan da anlaşılacağı gibi kapitalizme ve egemen kalkınma anlayışına karşıyız. Ancak bir o kadar önemli olan kapitalizmin de içinden filizlendiği insanın insan ve doğa ile ilişkisinde kurduğu her türlü tahakküm ilişkisine ve hiyerarşik yapılanmalara da karşı olduğumuzdur. Bu durum gözden kaçırılmamalıdır. İnsanın doğaya hükmetme düşüncesinin insanın insana kurduğu tahakküm ilişkilerinden kaynaklandığını vurgulamamda yarar var. Aksi taktirde Marks’ın ve izleyicilerinin çoğunun “insanın doğayı emek potasında eriterek özgürleşeceği” varsayımıyla, “insanın ancak doğayla ahenkli bir şekilde oluşturacağı etiksel ve ekolojik bir müdahaleyle, doğayı zenginleştirerek özgürleşebileceği” fikri arasındaki fark gözden kaçar.

Bundan dolayı, Toplumsal ekolojik perspektiften bakıldığında kalkınma ekonomik büyümeyi değil, insanların ve doğanın ahenkli bir şekilde birbirlerini besleyerek biyoçeşitliliği, çeşitlilik içinde birliği ve  yaşam niteliğini yükseltmeyi hedeflemelidir. Bunun için herkesin yaşam araçlarına sahip olması, temel insani ihtiyaçların, ekonomik ve sosyal güvenliğin garanti altına alınması; kullanılacak teknolojilerin doğayla uyumlu ve merkezi-bürokratik aparatı gerektirmeyecek yurttaşlarca kolayca denetlenebilecek eko-teknolojiler olması, enerjinin ise ekolojik evrimi zenginleştirecek tarzda birbirlerini tamamlayabilen “yenilenebilir” enerji kaynaklarından oluşturulması gerekmektedir.

Kalkınmanın nirengi noktasını sürdürülebilir kalkınma değil sürdürülebilir bir gelecek ve yaşam almalıdır. Buradan hareketle “kendi kendine yeterlilik”, “karşılıklı bağımlılıkla” desteklenmeli, merkezi yapılar ve tesisler yerelleştirilip, ekonominin kontrolü teknokratlardan ya da bürokratik elitten kurtarılıp yurttaşlarca denetim altına alınmalıdır(33). Bu da ancak, yaşamlarının her alanında doğrudan söz sahibi olan yurttaşları ve doğrudan demokratik politik kurumları oluşturarak gerçekleştirilebilecektir. O yüzden “kalkınma sorunu” salt ekonomik-teknik bir olgu olmaktan çok politik ve toplumsal bir olgudur. Önemli olan ekonominin toplumdan özerk, kendi yasalarına tabi olduğu düşüncesinin terk edilip, demokratik ve özgürlükçü toplumsal ilişkiler tarafından yönlendirilmesidir. Ancak bu şekilde ekonomiyi kar etme güdüsüyle beslenen piyasa ilişkilerinden kurtarıp etiksel değerlerle zenginleşebilecek toplumsal ilişkiler ağı içine gömebiliriz.


        
Bu makale Özgür Üniversite Forumu, Temmuz- Eylül 2002, sayı 19 da yayınlanmıştır.

Dipnotlar:

1- Mustafa Sönmez, Gelir Uçurumu-Türkiye’de Gelirin Adaletsiz Bölüşümü, Om Yayınevi, İstanbul 2001, s.104.
2-Mustafa Sönmez, age, s.107-123.
3- “Küresel Görünüş 2001”, EBTO Bülten, 30 Ekim 2001, s.31-33.
4- Göksel N. Demirer, “2020 Yılında Dünya’da ve Türkiye’de Çevre”, TTB 50. Büyük Kongresi’nde “2020 Yılında Nasıl bir Tıp/Sağlık/Ülke/Dünya Ortamı Öngörülebilir ? Oluşturulabilir ?” http://www.ttb.org.tr/2020/index.htm
5- Açlık ve yoksulluğun çocuklar üzerindeki etkileri için bkz.http://www.ttb.org.tr/yoksulluk_cocuklar/index.html
6- BM gibi birçok uluslararası kuruluş artık yerel fiyatlara göre ayarlanmış ulusal geliri giderek daha yaygın olarak kullanmaya başlıyor. Sözgelimi günde 1 doların altında gelirle yaşayan bir çok Üçüncü dünyalı aslında ABD'de günde 10 dolarla yaşamaya çalışan bir insandan çok daha iyi bir ortamda yaşıyor. Hatta kimi yerliler hiç bir geliri olmadan (ya da çok az bir gelirle) tüm gereksinimlerini karşılayabiliyor. Bu durum hem doğal çevrelerinin daha az tahrip edilmesine, hem de özellikle temel sosyal hizmetlere ücretsiz erişebilmelerine bağlı olarak değişebilmekte.
7- Malnütrisyon, yeteri kadar protein ve kalori alınmamasına bağlı gelişen beslenme yetersizliğinin neden olduğu bir hastalıktır. Yetersiz beslenme bu kavramı tam olarak karşılamadığı için “malnütrisyon” kelimesini kullandım.
8-Ulusların Gelişmesi Raporu, UNICEF, 1994.
9-Aktaran Ted Trainer, “What is Development”, Nature and Society, 1995, Vol. 3, No. 1 (Issue 7), pp. 26-56.
10- Bkz. Jacques Dıouf, “Açlığı Yenmek”, Le Monde Diplomatique Türkiye, 15 Haziran-15 Temmuz 2002, s. 20.
11- Bkz, Unicef Dünya Çocuklarının Durumu 2001, s. 33.
12- Yıllık büyümenin doruklarında, yıllık yüzde 7,4’lük büyüme Doğu Asya Pasifik ülkeleri ve de  yıllık yüzde 5,7’lik büyüme ile Güney Asya ülkeleri görülüyor. Bkz. Mustafa Sönmez, age.
13-Bkz, Dünya Çocuklarının Durumu 2001, s. 76-111.
14-Aktaran Ted Trainer, age.
15-Unicef Dünya Çocuklarının Durumu 2001
16-Ted Trainer, age.
17- Güneyin dış borç stoğunun yüzde 30’u Latin Amerika’da toplanırken, yüzde 26 dolayındaki borç ise Doğu Asya Pasifik ülkelerinde birikmiştir. Daha ayrıntılı bilgi için lütfen bakınız, Mustafa Sönmez, age, s.106.
18-Dış borçlar ve temel sosyal hizmetlere ayrılan bütçe paylarıyla ilgili bkz, Dünya Çocuklarının Durumu 2001,  s.55-57.
19- Bkz. EBTO, age.
20- Dünya Çocuklarının Durumu 2001
21- Yeni Bin Yılın Başında Türkiye Sağlık Sektörünün Durumu 2002, TTB Merkez Konseyi, Mart 2002, ayrıca bkz, Dr. Ata Soyer, “Türkiye’de Sağlık Hizmetleri, Sağlık, Hekimler ve Eşitsizlikler; Bugünden Yarına...”, TTB 50. Büyük Kongresi’nde “2020 Yılında Nasıl bir Tıp/Sağlık/Ülke/Dünya Ortamı Öngörülebilir ? Oluşturulabilir ?” konulu sunumlar kapsamında sunulan konuşma.
22- Kırsal yörelerde bebek ölüm hızı binde 55’e çıkarken, kentte 35,2; Doğu’da 61.5 olurken Batı’da ve Güney’de 32.8 ve 32.7 olmaktadır. Anne eğitimine (ilkokul altı eğitim görenlerle, ilk ve üstü eğitim görenler arasında) göre de neredeyse iki misli bir fark söz konusudur. Bkz, Dr. Ata Soyer, Türkiye’de Sağlıkta Eşitsizlikler, Nereden Nereye? Neden?, TTB, Temmuz 2001.
23-Kır-kent farkı beslenme bozukluğuna bağlı bodurlukta 1.75 misliyken, Doğu-Batı farkı 3.03, eğitim düzeyi farkı ise 7.75 mislidir. Ancak gelir düzeyi açısından bu fark 8.44’e yükselmektedir. Bkz, Dr. Ata Soyer, Türkiye’de Sağlıkta Eşitsizlikler, ....age.
24- Doğum öncesi bakım almayanların oranı yıllar içinde azalmıştır. Ancak, kır-kent farkı açılmıştır. 1988’de 1.65 olan kır-kent farkı, 1998’de 2.21 olmuştur. Aynı şekilde Doğu-Batı eşitsizliği de derinleşmiştir. 1988’de 2.03 olan Doğu-Batı farkı, 1998’de 4.36’ya çıkmıştır; 1988’de Batı’da kadınların yüzde 38.2’si doğum öncesi bakım almıyorken, 1998’de yüzde 13.9’a gerilerken, aynı dönemde Doğu’daki değişim yüzde 77.6’dan yüzde 60.6’ya olmuştur. Bkz. Dr. Ata Soyer, Türkiye’de Sağlıkta Eşitsizlikler, ....age.
25- Batı’da 1993’de yüzde 24 olan tam aşılı olmayan çocuk oranı 1998’de yüzde 49.8’e çıkmış, aynı zaman diliminde Doğu’daki artış yüzde 59.4’den yüzde 77.1’e doğru olmuştur. Bkz. Dr. Ata Soyer, Türkiye’de Sağlıkta Eşitsizlikler, ....age.
26- Burada, daha çok ekonomik çağrışımları olduğu için “yaşam kalitesi” yerine “yaşamın niteliği” ifadesini kullanmanın daha doğru olabileceğini düşünüyorum. Bu yüzden bu bölümde “yaşam kalitesi” yerine  nicel ölçümlerle kolayca belirlenemeyecek olan “yaşam niteliği” ifadesini kullanacağım.
27- Kalkınma ideolojileri ve stratejileri hakkında bkz., Fikret Başkaya, Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü”, İmge Yay., (ikinci baskı) 1997. Takis Fotopoulos, gerek Marksist / Neo Marksist / bağımlılık okulu gerekse liberal kalkınma ideolojilerini “büyüme ekonomisi” terimi içinde tartışıyor. Bkz., Takis Fotopoulos, “Development or Democracy?”, Nature and Society, 1995, Vol. 3, No. 1 (Issue 7), pp. 57-92.
28-“Toplumsal evrim” düşüncesinin uzantısı olarak doğrusal ilerleme nosyonuna eleştirel bir bakış için bkz., Sezgin Ata’nın bu sayıdaki yazısı, “Sürdürülebilir” bir barbarlığa doğru mu? Özgürlükçü bir topluma doğru mu?
29- Bkz. http://www.dwelle.de/turkish/wirtschaft/279984.html
30- “Johannesburg'daki Sürdürülebilir Globalizm”, Cumhuriyet 26 Ağustos 2002.
31-  Birinci doğa, ikinci doğa kavramlarıyla birlikte Toplumsal Ekoloji’nin felsefesini oluşturan “diyalektik doğalcılık” düşüncesi hakkında daha detaylı bilgi için bkz. Murray Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi”, Kabalcı Yay. İstanbul 1996, Çev.: Rahmi G. Öğdül
32- Egemen kalkınma stratejilerine alternatif yaşanmış/yaşanmakta olan kalkınma biçimleri (siz bunu yaşam biçimi olarak okuyun) için bkz., Sezgin Ata’nın bu sayıdaki yazısı, “Sürdürülebilir” bir barbarlığa doğru mu? Özgürlükçü bir topluma doğru mu?
33- Toplumsal Ekolojik perspektiften kalkınmayı ele alıp, yeniden tanımlamaya çalışan başka bir çalışma için bkz., Daniel Chodorkoff, “Redefining Development”, Nature and Society, 1995, Vol. 3, No. 1 (Issue 7), pp. 117-128.

 

Son Güncelleme ( Salı, 08 Kasım 2011 )
 
Top! Top!